Şahsına münhasır bir adam... Orta yaşın üstünde, ciddi
görünümü ile etrafında sayılan ve sevilen biridir. Sabah ezanına kadar kâh
evinde, kâh duygularının yoğunlaştığı sessiz sakin bir tepede mütevazi çilingir
sofrasına benzer bir sofranın tek kişilik müdavimi... Bazen de esrarlı birtakım
hizmetin içinde olarak ülkesine hizmet ettiği görüntüsünde olan rol model bir
nefer.
Sineklerden ve böceklerden etrafının sessizliği bozulduğu
halde o farklı âlemlere saatlerce dalar gider. Bazen sessizliğini bozan duygu
yoğunluğunun meyvesi olan ilhamını kâğıda dökerek kalemin hışırtısıyla ayakları
yere basar. Ne yazar, ne eder kendisi dahi bilmez ama sabah ezanıyla beraber
eve dönüşü arzuladığında, kabaca yazılmış ürünlerinden imzasını taşıyan birden
çok şiirle döner.
Mısralarının, yazdığı kâğıt parçaları üzerinde gözyaşıyla
ıslanmış yerlerine toprak bulaştığı için günün sonunda çamurlaşmış bölgeleri
silerek üzerinde tekrar çalışmaya başlar.
Onu tanıyanlar Şahan’ın güne güneşle beraber doğduğuna hiç
şahit olmazlar. Derler ki; yıllar vardır Şahan, güneşin doğduğuna şahit
değildir. Onun güneşle buluşması en iyi ihtimalle günün tam ortalarına
doğrudur. Normal insanların günü kullandıkları gibi kullanmakta hiç de mahir
değildir.
Dışarıdan bakanların gördükleri budur. Şahan normal değil ve
bu tarz onun içindir. Kendisi yatarken eşi ve çocukları yavaştan kalkmak ve
işlerine ulaşmak için günü telaşla karşılarlar.
Nevi şahsına münhasır deyimine uygun bir kişiliği yansıtır
Şahan...
Bütün bunların yanında esrarengiz işleri olan birine dair
göstergeleri çağrıştıran atakları da olmaktadır. Şahan’ın günü öğle vaktinden
sonra başladığında üçü beşi geçmeyen arkadaşlarıyla sohbet ederken, bir işaret
veya bir telefonla aniden bir telaşla meclisi terk edip gittiği gözden kaçmaz.
Yakın çevresinde bazı duyarlı dostlarının gözünden kaçmayan
bu durum, Şahan’ın gizemliliğini daha da artırır.
Geceleri Ankara’daki Bağlum tepelerini mekân tutarak yazdığı
onca şiirlerini arkadaşı Hikmet’e zaman zaman okur ve hakkında görüşlerini
alır. Şiirlerinde işlediği tema Karacaoğlan gibi hep sevgi, sevda ve doğa
üzerinedir.
Gönül işleri olmayan, aşkı bilmeyen, sevmeyen, sevilmeyen
biri kelimelere gönlünü yükleyebilir mi? Âşık olmayan, özellikle de ayrılık
yaşamamışsa iki gönlün türküsü olan aşk şiirlerini yazabilirmi? Bir büyük sevda
depremi geçirenlerin terennümüdür bu hâl...
Bu hikmetli şiirlere ilham olan hikâyeyi;
“Şahan lütfen senin için mahsuru yoksa müsait bir ortamda
dinlemek isterim” diyen Hikmet’i hiç duymamış gibi, nice sonraları sükutunu
bozarak, “Bir gün anlatayım ama sabırla dinlemelisin” cümlesi ağzından dökülür.
Ve, o gün gelir; Hikmet’e haber eder.
“Ben hazırım Bağlum tepesine...” der. Onun dilini çözen
yerdir Bağlum tepeleri. Keçiören ilçesinin daha önceleri kasabası iken
şimdilerde mahallesi durumunda olan bir yerleşim bölgesi Bağlum... Keçiören’in
merkezine altı-yedi kilometre mesafede olan Bağlum, çok mübarek insanları
bağrında misafir eder. Horasan Erenlerinden Yakup, Yusuf ve Sadık ismiyle
bilinen zatların yanında, Üstat Necip Fazıl Kısakürek’in irşatçısı veya mürşidi
Abdulhakim Arvasi Hz., meşhur sosyolog ve fikir adamı Nurettin Topçu’nun
mürşidi, terbiye edicisi Ahmet Mekki Hz., on ciltlik İslam Tarihinin müellifi
Mustafa Asım Köksal Hz’leriyle beraber onlara yeni komşu olan büyük şairimiz
Abdurrahim Karakoç’un şereflendirdiği bir yerdir orası.
Belkide onların muhitinde verimli olan Şahan dağa taşa,
kurda kuşa gecenin sessizliğinde mırıldanmadan hâl dili ile yüreğinin yangınını
anlatmada kararlı. Bir ilke imza atmak için güneşli bir havada kendi cinsinden
birine hâl dili ile değil, Adem’in diliyle; usulce değil yüksek sesle, üstelik
hasretini çektiği anlatım biçimiyle, sanki bendini yıkmak isteyen sular gibi
gümbür gümbür anlatacaktı çok özellerini.
Bu duygu yoğunluğuyla Hikmet’i de yanına alarak yıllarca mekân tuttuğu Bağlum tepelerine, gün
ortasında intikal ederl...
Yanından eksik etmediği piknik tüpünün üzerine çay suyunu
koyduktan sonra;
“Evet Hikmet Bey kardeşim; merak ettiğiniz şeyler dâhil
sohbetimize başlayalım. Hafızamın müsaade ettiği kadarı ile bana ait gizemli
bulduğun hayat hikâyemi bir bir anlatayım da rahatlayayım. Yoksa içime
hapsettiğim, yalın ve yalnız şu gördüğün dağlara ve tepelere haykırmak isteyip
de hatıralara saygısızlık olacağını düşünerek yapamadığımı şiirlerime yükledim.
Şimdi bu halimi seninle paylaşmak istedim. İnşallah biraz daha rahatlarım”
diyerek söze başlar Şahan.
Kahramanmaraş’ın Afşin ilçesine yakın bir köyde doğmuştur.
Üçü kendisinden büyük, dört kardeştirler. Babaları Çukurova’nın bazı
beldelerinde imamlık yaparak ailenin geçimini sağladığı için kendisi ile senede
bir iki defa zor görüşür. En son gördüğünde ortaokul ikinci sınıftadır. Babası
imamlık yaptığı beldede, yemek davetinin birinde içine böcek ilacı karışmış
“Hatize” denen bir yemeği yemesinden dolayı hastalanıp memleketine gelir ve
kısa bir süre sonra da ölür.
Şahan, ilkokula dokuz yaşında başlar. Ortaokula başladığında
on dört yaşındadır. Ortaokulu ilçesi olan Afşin’de okur. Bir odalı evi üç yıl mekân tutar. O
dönemlerde çocukların eğitimi vesilesiyle ardı sıra gitmek ne mümkün. Buna
imkânlar elvermediği gibi ebeveynler de bilinçli değildir. Okumak için istekli
ve bir o kadar da ısrarlı görünen çocuklara izin çıkması bile büyük şanstır.
‘Kös önünde belli olan koçluk kuzu’ların durumu gibi bir durumdur bu... Yalnız
başına veya iki arkadaşla aynı odayı paylaşarak okumak... Ailelerinden bu
şekilde izin kopararak okuyabilmek, o dönem için büyük şans olarak
addedilmektedir. Anasının talebi üzerine ağabeyleri tek odalı bir ev tutarak
kardeşlerini yerleştirirler. Zaman zaman ziyaretine gelirler o kadar. Bütün
masraflarını birazcık anasının katkısı ile diğerini ise yazları bağ bahçe
işinde çalışarak biriktirdiği harçlıkla kimseye muhtaç olmaz.
Şahan’ın evi ile okulu arası çok yakındır. Bu ara bir
ağabeyi Almanya’ya işçi olarak gider. Diğer ağabeyi ise öğretmen okulunu
kazanarak baba evinden zorunlu olarak ayrılır. Babasından kalan malı mülkü de
diğer kardeşi işletir.
Anasına ‘Hürrem Kadın’ derler. Allah var, anası
kardeşlerinin ve Şahan’ın eğitim işlerinde desteğini esirgemez. Afşin’de yalnız
kaldığı evinin ihtiyaçlarını karşılamak için çaresiz çırpınan Hürrem Kadının
fedakârlığını Şahan ancak onu kaybettikten sonra anlayacaktır.
Sınıf arkadaşlarına göre daha güçlü bir fiziğe sahip olduğu
için boş zamanlarında omuzuna baltayı asar, mahalle mahalle kışlık odun
parçalatmak isteyen sakinlerin ücret karşılığı işlerini yapar. Kimseye muhtaç
olmadan okulu bitene kadar bu hali sürüp gider.
Okula giderken kapısının önünden geçmek mecburiyetinde
olduğu bir ev vardır. Ev sakinlerinin babalarına Fettah derler. Temiz, dürüst
ve babacan bir adamdır Fettah... Bunca yıldır o bölgede hep iyi bir insan
olarak bilinir. Şahan okula gidip
gelirken ister istemez Fettah’ın ev halkıyla tanışıklığı başlamış olur.
Fettah’ın iki kızı vardır. Küçük olanın adı Ayşe...
Zaman zaman etraftaki bazı yaşlı kadınların
hatırlatmalarıyla Şahan’ın Ayşe kıza karşı duygularında değişiklik olmaya
başlar. Her okula gidiş geliş saatlerinde ya cama veya kapının önüne çıkan
Ayşe’ye duygularını belirtici gönül hırsızlığına başlar. Kalkması gereken perde
bir okul dönüşünde elindeki kartopunu işaret ederek, “Bunu sana vurmak için
hazırladım” diye laf attığı anda öyle tatlı bir tebessümle “Ne suçum oldu ki vurasın” dediği zamanki
sesindeki ahenkle kalkar. Gönül ibriğinin yanında sesli ikrardır bu... Malumun
ilanı olan o günden sonra Ayşe’yle birliktelikleri gelişip gürleşir.
Öyle ki; öğlen vaktine rastlayan ders aralığında eve
geleceği saatte, Ayşe ondan önce eve gelir; evin işini yani soba yanacaksa
sobayı yakar, bulaşık varsa yıkar, ortalığı temizler. Üstüne üstlük yemeğini de
Allah ne vermişse hazırlar. Evin anahtarını vermiştir çünkü. Bu işi ablasıyla
da yaptığına çok şahit olmuştur. Tabidir ki, etrafta da yavaş yavaş dedikodular
dolaşmaya başlar. Hatta bir gün okul çıkışında Murat ağabeyiyle eve gelmek
mecburiyetinde kalınca paçaları tutuşur. İlk defa Ayşe’nin evde olmaması için
dua eder. Eve gelirler gelmesine ama evde Ayşe’yi gören ağabeyine karşı ne
diyeceğini bilemez. O da Ayşe de boyunları öne doğru bükük ve ziyadesiyle mahcup
olmuşlardır. Kem küm ederek durumu bir şekilde anlatır.
Zamanla ağabeyi ve diğer gelen gidenleri bu duruma alışır.
Çünkü bakarlar ki, fevkalade samimi ve çok iyi niyetli bir tablo. Şahan’dan
Ayşe’ye zarar gelmeyeceğine kanaat getirmiş olmalılar ki “Yine de bu haliniz
doğru değil çocuklar, sakın olun sınırları aşmayın” tembihini de yapmaktan geri
kalmazlar.
Şahan, Ayşe’yi görmek istediği vakit ona gider, pencerenin
demir parmaklıkları arasında geç vakte kadar sohbet eder. Ayşe’nin yanında
bazen ablası, bazen de annesi, onları uzaktan güderken olur bu iş. Ama bazen de
babasına yakalanırlar. Her defasında bir
güzel dayak yiyerek ayrılmak mecburiyetinde olur Şahan. Öyle ki; tuza saldıran
koyun misali Ayşe’yle birlikte olabilmek için yediği sopalara ve azarlara bütün
konu komşu defalarca şahit olur. Başlangıçta yanlış değerlendirilerek kınanan
bu oğul karşısında onlarda da yelkenleri indirerek kabullenme başlar. Zamanla
hoşgörü dahi aşılarak desteğe dönüşür. Gençlerin sevdaları baba Fettah’a karşı
bile baskılara neden olur. Adeta mahalle baskısı gibi bir hava esmeye başlar.
İnsan bu çevre etkisinde kalmamak mümkün mü? Bu doğal baskı Fettah’ı da
etkilemiş olmalı ki, döveceği yerde azarlamayı, azarlanacak yerde
görmemezlikten gelmeye başlar.
Artık bütün aile Şahan’ın güvenilir ve samimi olduğuna dair
kanaat edindikleri için yan yana gelmelerine çoğu zaman göz yumar olurlar.
Başından beri hikâyesini dinlemeye çalışan Hikmet dayanamaz.
Araya girerek “Şahan
bir sorum olacak; o günün şartlarında,
dar bir çevre ve o çevre insanlarında ar, namus, onur sayılan kadın erkek
ilişkisinde senin Fettah örneği pek görünmez, bunu nasıl izah edersin” der.
Şahan tam da bu konuyu izah etmek istediği anda Hikmet’in
merakına memnun olur. Hikâyenin heyecanla takip edildiğini anlar, tekrar gözünü
sabit bir noktaya dikerek anlatmaya devam eder. Bizim sevdamızın baba Fettah
tarafında zor kabullenildiğini biraz önce anlattım. Bu noktaya gelene kadar
Ayşe’nin başına gelenler çok daha vahim olmuştur. Pencerede konuşurken ilk
yakalandıkları zaman kendisini bayağı pataklayan Fettah’ın, evde Ayşe’ye neler
yaptığını yaklaşık bir ay sonra öğrenebilecektir Şahan.
Fettah, kızını yatak döşek olana kadar dövmüş. Ayşe’yi
hastaneye kaldırmışlar. Çürüyen yerleri şifa bulduğu halde kız yemekten de
içmekten de kesilmiş. Doktorlar bir türlü yardımcı olamamışlar.
Sonunda hastabakıcı bir bayan kızın anasına “Kızınızın
hiçbir şeyi gözükmüyor ama yine de çok sıkıntılı sağlık problemleri var. Gönül
ilişkisine benzer bir duruma vakıf oldunuz mu?” dediğinde, Baba Fettah ve
hanımı birbirlerine bakarlar. Sessizliklerinden anlam çıkaran hastabakıcı da,
“Öyleyse baskı yapmayın. Kızınızın hastalığı gönül ilişkisine bağlı bir durum
büyük ihtimalle. Kızınız ölmez ama sıkıntısı daha çok büyür” diyerek uzaklaşır.
Can bu, ciğer bu, evlat bu... Ne yapsın şimdi Fettah ailesi.
Ayşe’yi oradan çıkararak eve getirirler. Bütün bunlardan Şahan’ın haberi olmaz.
Bir gün değişik yoldan eve geldiğini gören ev sahibi kadın
“Şahan eve girme, hemen benimle geleceksin” diyerek Şahan’ı tembihler. Son
derece saydığı bir büyüğü olduğu için “Tamam” diyerek peşine düşer. Zaten yüz
metre mesafede olan Fettah’ın evine götürür onu. Ev sahibi kadının gölgesinde
Ayşe’nin odasına duhul eder.
Kalbi duracakmış gibi olur. Korku mu ondaki hal, yoksa
özlemini çektiği Ayşe’yi yeniden görebilme heyecanı mı? Derken bir anda kendini
Ayşe’nin yanı başında bulur. Sobanın yanında yer yatağında yatan Ayşe çok
bitkin görünmektedir. Şahan’ı görünce yüzü gülmeye başlar ve Şahan da yanına
ürkek bir kuş misali sığınır.
Ev sahibi kadınla Ayşe’nin anası hastanın yatağından biraz
uzaklaşırlar. Şahan kendisi için bir ortam hazırlandığını anlar, ama Ayşe neden
yatak döşek hasta olmuştur, bunu da ondan öğrenir. Yavaş yavaş anlatılanlarla
anlamaya başlar. Yorganın altındaki eli elinde; konuştukça rahatlamaya, gözüne
yüzüne can gelmeye başlar Ayşe’nin.
Meğer babasının da verdiği bir ruhsatmış bu. O günden sonra
kızına çok düşkün olan Fettah dedikodulara önem vermeden bu çocukların
gerçeğini her halde kabul eder ki yumuşamaya başlaması ondan olur.
Murat ağabeyi Almanya’ya gideli bir yıl olmuş, Salih ağabeyi
de halen öğretmen okulunu bitirmemiş, kendisi de orta son sınıf öğrencisidir.
Ağabeyinin Almanya’dan izine geldiği günlerde Afşin’de beraber gezerken;
Fettah’ın kendilerini takip ettiğini anlar. Ağabeyinin
birkaç adım gerisindeyken Fettah onu bir iki adım geçer gibi yaparak ağabeyinin
omuzuna elini atar. Ağabeyini “Murat Efendi birkaç cümle sözüm var beni bir
dinler misin?” diyerek durdurur.
Zaten tanıştıkları için rahat bir pozisyonda olan Fettah;
“Senin kardeşin olan bu çocukla benim Ayşe’nin durumunu biliyorsun. Biz
bunların büyükleriyiz. Gelin beraber bu çocukları bir araya getirelim. Çünkü
biliyorsun ki, Ayşe okumuyor ve evlenme yaşı da geldi. Bu hafta istemeye dünür
gelecekler, malum bu işi geciktiremeyiz. Bunlara değilse de bundan sonrakilere
mecbur kalabilirim. Ben istiyorum ki Şahan’la olsun. Birbirlerini nasıl
sevdiklerini cümle Afşinli biliyor. Bir kız babası olarak bunları benim
söylemem uygun olmazdı ama ben de teamülleri yok kabul ederek cesaretimi
topladım ve düşüncelerimi söylemiş bulunmaktayım. Ola ki olumsuz bir takım
gelişmelere hem Allah hem de kul katında mesul olmayayım dedim, ne dersin”
dediğinde ağabey Murat;
“Sen ne diyorsun Fettah Efendi, sırası mı şimdi. Henüz Şahan
daha küçük, daha doğrusu Şahan önce aç karnını doyursun” gibi laflar ederek
Fettah’ı o sözleri söylediğine bin pişman ettiğine Şahan ölmeden önce ölümü
tadarmışçasına şahit olur.
Şahan’ın işi zor, Şahan bedbin, Şahan sarhoş, Şahan çaresiz,
Şahan kendinde değil. Sağa sola, nereye uğradığını, nereye ayak bastığını,
kiminle karşılaştığını, zamanın nasıl aktığının farkında olmadan kafasına değen
sert bir cisimle kendine gelir.
Meğerse o kafaya değen sert cisim Fettah’ın evinin pencere
demiridir. Çıkan sesin yansıması ile Ayşe de pencerede görünür ve o da aynı
durumdadır. Meğer sevdalılara suikast böyle düzenlenirmiş. Şahan’dan önce eve
gelen Fettah, aile ortamı içinde Murat’la yaptığı konuşmayı anlatmış,
sevdalılar ne konuşurlarsa konuşsunlar kalbe inmeyen veya kalbi teselli
edemeyen ürperti, korku ve endişeyle sarsılmışlar.
Fırtınalı günlerin ayak sesleri hissediliyor ama ifade
edilemiyor. Olmaz olsun imkânsızlık diz boyu olduğu için, çaresizlerin çaresine
müracaatta da zaafiyet var. Alın size seyredeceğiniz dramatik bir oyun.
Murat ağabeyi izini bittiği için Almanya’ya geri döner.
Salih ağabeyi de okulunu bitirip Artvin’e öğretmen olarak atanır. Şahan da
okulunu bitirmeye ramak kala Ayşe’nin sözü kesilir. Fettah her kız babasının
yapmakta zorlandığı görevini yerine getirmiştir. Yöre kültürü gereği en
delikanlı işi de yapmıştır. Durumu ailesi ile paylaşarak Ayşe’yi bir şekilde
ikna etmeye çalışır. Şahan’ın ağabeyi Murat ile aradaki geçen konuşmayı bir
daha hatırlatır. Ayşe de başta olmak üzere baba Fettah’a bu konuda
söyleyecekleri bir şey yoktur. Bütün bunlara rağmen kaderin zorlamasına şahit
olunacaktır. Ve Fettah dünürcülerine
evet der.
Kısa sürede Ayşe’nin düğün hazırlığı başlar. Ayşe bitkin,
perişan... Şahan ha keza daha kötü. Derken oğlan tarafı kızın evine gelmeye
başlar. Adamlar gelinliklerini alacaklar. Ayşe bir delilik yapmasın diye aile
eşrafının gözü üzerindedir. Kapılar kapalı, pencereler yine öyle güvenlidir.
Fakat bütün bu tedbirlere rağmen hesap edilemeyen bir şey olur. Gelin Ayşe
gideceği sabahın gecesinde ablasının da yardımlarıyla pencere demirinin
altındaki duvarı parçalayarak bir insanın çıkışı kadar açılan delikten çıkar ve
Şahan’ın evine gelinliği ile beraber kaçar. Hiç kimsenin farkında olmadan
kaçtığını zanneden Ayşe, oğlan tarafından birinin fark ettiğini nereden bilsin.
Seğmen ekibinden silahlı birileri hemen duruma el atarak
kaçabilecekleri yol ağızları tutulur.
Bu arada Şahan, ev sahibine çıkarak yardım diler. Kaçmaları
için ahırdaki atın eğerini vurarak Ayşe’yi de terkisine alan Şahan, kapının
önündeki yoncalığa kendini vurur.
Seğmen tarafında hazırlıklar bittiği için Şahan, atılan
pusunun içinden geçerek kaçmak mecburiyetinde kalır. İşte o an silahlar
patlamaya başlar. Şahan farkında değil ama Ayşe vurulmuştur. Biraz sonra onu
terkinde tutamaz olur. Ayşe düşer, ama silahlar ateşlenmeye devam ettiği için
Şahan terkinden düşen Ayşe’sini almak aklından geçse de bu mümkün olamaz.
Bereket at vurulmamıştır da Şahan oradan uzaklaşmıştır.
Yine Hikmet araya girerek;
“Vay be kardeşim bu ne yürek, bu ne cesaret… İnşallah
Ayşe’ye bir şey olmamıştır. Ha bir şey daha, şayet sağ salim kaçsa idiniz
nereye gidecektiniz” der.
Şahan;
“Nereye gideceğimi hesap dahi etmedim ama Deli Hürrem’e
uğrardık her halde, daha doğrusu hani derler ya “Gelin bindi deveye gör kısmeti
nereye”…
Çaresiz ve zayıf durumdadır. Ayşe’si kaçırırken vurularak
düşmüş. Düştüğünü fark eder etmez almak için geri dönmesi fayda vermez. Bu
halde kendi canını zor kurtarmasını bile suçlulukla yorumlar. “Neden ben
vurulmadım da kör olası kurşunlar Ayşem’e isabet etti. Keşke beraber
vurulsaydık da acıları beraber çekseydik” gibi serzenişlerle kendi kendini
adeta yer bitirir.
Ayşe’siz olduğu halde köyüne gidemez. Tedbir gereği bir
başka köyde oturan arkadaşına gider. Üç beş gün o köyde kalır. Arkadaşı
vasıtası ile Ayşe’sinden ve gelişen olaylardan haberdar olur.
Vurulduğunu, durumunun ağır olduğunu öğrenir. Tedavi için
Elbistan Devlet Hastanesi’ne götürmüşler, tam üç hafta hastanede ölüm kalım
mücadelesi vermiştir Ayşe.
Okulunun bitmesine haftalar kala Ayşe’nin tedavisi
tamamlanır. Oğlan tarafı gelin hanımlarını almak için düğün hazırlıklarını
tekrardan başlatırlar. “Bu kızın gönlü başkasındaymış, başımıza gelenler hiçte
öyle altından kalkılacak işten değil. Haber salalım Fettah’a bu kızdan bize
gelin olmaz” gibi olması gereken tavır göstermeden kaldığı yerden devam
ettirmeleri her babayiğidin altından kalkabileceği şeyler değildir. Demek ki
oğlan tarafının da bir bildiği vardır.
“Oğlan tarafını caydırmanın başka yolları da olmalıdır”
diyerek çareler arayan Şahan, bu düğünü yaptırtmamaya, Ayşe’sini başkasına yâr
ettirtmemeye karalıdır. İlk olayda olduğu gibi hazırlıksız yakalanmak
istememektedir. Kendini ve Ayşe’sini korumak için silahlanmanın gereğine
inanır. Ama silahı nasıl ve nereden bulmalıdır.
Bu maksatla köylüsü, ayni zamanda aile dostu, hatta
ağabeylerinin arkadaşı, Gildik Memet adıyla maruf tanıdığına vararak önce
başından geçenleri bir bir anlatır. Şahan anlatana kadar ne Gildik Memet ne de
köyünde hiç kimse olayı duymamışlardır. Gildik Memet hayretler içinde kalır.
“Bu yaşta böyle bir işe koyulmak, akıl kârı değil oğlum
Şahan. Sen kafayı mı yedin, üstelik kimseden yardım almadan, olacak iş değil
yahu…” demekten kendini alıkoyamaz Gildik Memet.
Yeni planını Gildik ağabeyine anlatma fırsatı bulamadan
Gildik Memet; “Sana bir kötülük etmelerinden korkarım Şahan kardeş; sakın ha
bundan böyle üzerinde kendini korumak için bir şeylerin olsun. Arzu edersen
benim silahımı alda üzerinde bulunsun” teklifini yapınca, Şahan balıklamasına
atlar.
“Ben de bunu diyecektim, şu olaylar bitene kadar silahın
bende kalsın ağabey” diyerek Gildik Memet’ten silahını emaneten alır. Gayesi
Ayşe’yi tekrar kaçırmaktır.
Bundan böyle silahlıdır Şahan. Üzerinde bulunan silahın
verdiği güçle bütün mahalle üzerine gelse dahi tek başına karşı koyma
cesaretini kendinde görmektedir. Hem delikanlı hem de deli cesareti, bu iki
faktör bir araya gelince kişi kendini tek başına ülkesinin bütün sınırlarını
koruyan Zaloğlu Rüstem gibi görürmüş ya, Şahan’ın ki de öyle bir şey... Cahil
cesur olur derler, Şahan hem cahil hem de aşık; kör olması için en büyük
sebebin bunlar olması yetmez mi?
Bayraklar kalkmış, davullar gün boy çalınmış, oyunlar
oynanmış, kınalar yakılmış... Bütün bunlara uzaktan şahit olan Şahan, halen
kendinden emin, “Vermeyeceğim, gücünüz yetmez, hele bir gelini çıkartmaya
başlayın o gün gelsin görüşürüz” demektedir.
Pazar günü Ayşe, gelinliğinin içinde ata bindirilir.
Davullar gümbür gümbür, ardında oğlan tarafı seğmenler eşliğinde Fettah’ın
evini geride bırakarak ayrılırken Şahan, geceden mevzilendiği yerden gelinin
bindiği atın yularını tutan adamı omuzundan vurur. Ortalıkta büyük bir panik,
seğmen ekibini oluşturan insanlar bağırarak sağa sola sığınırlar kendilerini
korumak için. Durumdan vaziyet çıkaran Ayşe altındaki atı topuklayarak Şahan’a
doğru hareket ettirse de seğmenlerden birileri atın önünü keserek Şahan’a doğru
gitmesine engel olur.
Bu arada karşılıklı silahlar atılagörsün Şahan silah tutan
kolunun bir an yana düştüğünü hisseder. Elinden silahın düştüğünü görür. Meğer
oğlan tarafının uyarısı ile önceden tedbir alan jandarma, Şahan’ın kolunu
dipçik darbesiyle düşürmüştür.
Karşı taraftan insanlar Şahan’ın işini bitirmek maksadıyla
seğirtseler de jandarma bu sefer kolunu kırarak etkisiz hale getirdiği Şahan’ı
korumaya alır. Bu olaydan da böylece kendini kurtarır Şahan, ama Ayşe kız
bundan sonra ellerin olacaktır. Son hamle de geri tepmiştir.
Şahan karakola götürülür. Enteresandır, ilk ziyaretçisi
Fettah’tır. Şahan’ın lehine kız babası olarak şahitlik yapacağını söyler.
Omuzundan vurulan adamı şikâyetten vazgeçirir. Bu arada Şahan’ın kullandığı
silahı bakmak maksadıyla eline alır almaz ateşleme mekanizmasını el yordamı ile
kırar ve geri bırakır. İfadesine önce silahtan başlar:
“İsterseniz silahı bilirkişiye gönderin, bu silah korkutmak
maksadı ile kullanılır, bununla ne adam öldürmek ne de yaralamak mümkün
değildir” Olay günü Şahan’ın silahını insanlara doğrultmadığını, havaya ateş
ettiğini; bu olaydan da kimsenin mağdur olmadığı doğrultusunda verdiği ifadeyle
Şahan’a yeniden hayat verir.
Silah bilirkişiye gönderilir. Hakikaten Fettah’ın ifadesi
doğrultusunda rapor gelir. Başka davacı olmayınca Şahan iki ay hapis yattıktan
sonra serbest kalır.
Ayşe gelin olmuştur başka ocaklara. Şahan dama girmiş, onca
eziyet çekmiş, ancak yakınları habersiz. Yük mü ki ne ala...
İki ay hapis hayatı Şahan’ı nispeten olgunlaştırır. Devletli
ile ilk karşılaşmasıdır Şahan’ın. Böyle muazzam gücü
daha önce nereden bilsin. Hakimlerin iki dudakları arasındaki ömür serüveni,
gardiyanların disiplin adı altında uyguladıkları terör, Şahan’ı kendine
getirir. Başka güçleri gördükçe tırsar. Ve bu ortama tercüme olabilecek ilk
şiirini yazarak bu hikâyenin oluşmasına şahitlik eder.
Daha on altıda gencecik yaşım,
Vurma artık yeter acı gardiyan.
Ayşe’min yüzünden ağrıdı başım,
Ölümden de beter acı gardiyan.
Elbistan Ovası zil takmış oynar,
Sen tokat vurunca yüreğim kaynar.
Bende sana vursam savcılar duyar,
Hâkimler kin tutar, acı gardiyan.
Sevip sevilenin dayak mı suçu,
Kan geldi ağzımdan bozdum orucu.
Bu kadar ağır mı gönlümün borcu?
Kaç arşın yol tutar acı gardiyan.
Kader kurbanını hor görme dur da,
Senin bir ayağın girmiş çukurda.
Şahan suçlu ise yüzüne vur da,
Mevlâ beni kurtar acı gardiyan.
***
Şahan orta son sınıf ikinci dönem mağduriyetinden dolayı
derslerinden geri kaldığı için bitirme imtihanlarına hazırlanır. Okuduğu bir
konuyu rahatlıkla kâğıda dökecek hafızaya sahip olduğu için derslerinden
zorlanmadan başarı sağlayarak okulunu bitirir. Hatta önemli bir dersin sınavı
yapılırken ön sırada oturan bir öğrenciyle kâğıtları el yordamıyla değiştirir.
“Bu dersten zorlanıyorum, başarılı olursam polisliğe başvuracağım” sözü üzerine
bu yardımı esirgemez. İşin ilginç tarafı da bu olmalıdır, yardım ettiği genç Ayşe’nin
kocasıdır. Sonradan öğrenir.
Ayşe gelin gideli çok olmuştur. Şahan küllenen olayın
ardından kendine bir yön tayin etmede zorlanır. Okulu bittiği için köyüne dönse
de yaşayamaz. Bu kadar hatıraların yaşandığı ilçede, için için ağlayarak
Fettah’ın evini gözler. İster ki Ayşe’si kapı eşiğinde onu bekler durumda
olsun. İster ki evinin ihtiyaçlarını görmekten ziyade, onun varlığını
hissetsin. Yürürken endamına sevgi dolu bir yürekle baksın.
Boşuna hayal kurar Şahan. Mahallede gezerken Ayşe’nin
ablasına rastlar. Haberleşmek ister. Ablası; “Bir şartla bu isteğini yaparım. O
artık evli bir kadın. Senin ona sözlü haberlerini iletirim ama yazılı olarak
asla” der. Şartını Şahan kabul eder. O
günden itibaren uzaklara gitse bile ablası vasıtası ile haberleşecektir.
Yaşanılan bütün bu olaylardan bihaber olan ağabeylerine ve
anasına, Ankara’dan atılmış gibi gönderdiği mektupları etkili olur.
Mektuplarında, ses sanatçısı seçimlerine iştirak etmek için kimseye haber
vermeden ayrıldığı vurgusunu yapar ve yakın akrabaları Şahan’ı Ankara’da
zannederler.
Hapishaneden çıktıktan sonra köye geldiği zaman “Nasıl geçti
Ankara seyahatin hoş geldin” derler o kadar.
Şahan o yaz okulu bittiği için daha ilerisini okumaktan
başka çaresi yoktur. Ama kim yardımcı olacak? Ağabeyleri, babalarından kalan
Şahan’ın hissesine düşen toprakları bir elbise, bir yol parası, birkaç aylık
geçim için verilen borç karşılığı imza attırarak kendi üzerlerine
geçirdiklerini bütün köylü bilir. Satacak başka gayrimenkulde yoktur ki, onun
karşılığı eğitim yapabilsin.
İşte o yaz Şahan’ın Artvin’de öğretmen olarak görev yapan
ağabeyi köye gelir. Tanıştıkları eş, dost ve ahbap sohbetlerinin birinde
Şahan’ın sırrına vakıf tek kişi olan Gildik Memet yüksek ve kararlı bir sesle;
“Salih; Şahan senin kardeşin. Okulunu bitirdi ama bir yükseği Afşin’de yok.
Çocuk okumak istiyor. Burada kalırsa başı belaya gireceğe benzer. Onun için ona
bir ağabeylik yaparak buralardan alıp götür ve okut. Kendisinin bile böyle bir
teklif yapılacağından haberi yoktur. Bunu ben çocukluk arkadaşın olarak senden
talep ediyorum. Artvin’de lise varmış” der. Gildik Memet’in teklifi öğretmen
Salih’i kıpırdamaz eder. Psikolojik olarak böyle bir sorumluluğun altına
girmesi gerektiğine inandırılır.
Salih;
“Neden olmasın Memet, Şahan benim kardeşim. Dönerken alıp
götüreceğim ve okumasını sağlayacağım. Sizin de beni uyarmanıza memnun oldum”
diyerek konuyu kapatır.
Hiç hesapta olmadığı halde Gildik Memet’in teklifine olumlu
bakan Salih’in kararı Şahan’ı heyecanlandırır.
Artvin; yeni bir mekân, yeni bir çevre... Üstelik Şahan’ın
buna çok ihtiyacı vardır. Hazırlığını yapar, gidelim denildiği an “İğnem
ceketimde” diyen terzi misali hazır kıta bekler.
O günün şartlarında yolculuk çok uzun geçmiştir. Öyle ya
Kahramanmaraş Afşin’den çıkıp aktarmalı bir şekilde o günün vesaitleriyle taaa
Artvin’e ulaşmak çekilecek gibi değildir. Ama Şahan, Afşin’i kendisine zindan
eden ortamdan özgürlüğe doğru yol almanın zevkini, lezzetini yaşar. Derken
menzile varılır. Şahan, Artvin Lisesine kaydolur. Ağabeyinin eşi bankacı olduğu
için evi de okula yakın bir yerdedir.
Günler, aylar, yıllar geçer; yeni ortam, yeni arkadaşlar ve
yeni iştigal alanları... Şahan flaş bir öğrenci olur. Esnafından tutunda sosyal
amacı olan kurumlarca Şahan tanınır. Çok güzel sesi olduğu için müsabakalarda
kendini gösterir. İyi koştuğu için uzun ve kısa mesafeli maratonlara katılır.
Çok ipi göğüslediği olmuştur. Daha sonradan milli koşucu olan Mehmet Terzi ile
başa baş çekişmelerine bile rastlanılır.
Okulun en sevilen öğrencilerinden birisi olması hesabıyla
etrafındaki arkadaş yoğunluğu özellikle güzel kızlarla birarada bulunma durumu
Ayşe’yi unutturmadığı gibi daha da özleminin artmasına neden olurken,
kendisiyle bu anlamda ilgilenen kızlarla araya koyduğu mesafeyi daraltmaya
başlayınca geceleri huzursuz olur.
“Ayşe’ye nasıl ihanet edebilirim” fikriyle kendine gelir.
Afşin’de olmayan yeşil bitki örtüsünün insanı büyüleyici şekilde Artvin’de
karşısına çıkması, bir ömre değer güzelliklerin içinde yaşaması ne büyük bir
nimettir. Öyle basamak basamak yerleşim alanları, kademeli olarak yerleştirilen
binaları ve rengârenk ormanlarıyla harika bir yerdir Artvin. Ayaklar altına en
güzel manzaraların serilir gibi görünen yerlerde yemek ihtiyacını gidermek,
hele hele bir dostunla aynı güzellikleri seyrederek içilen bir bardak çay
dünyaya değer niteliktedir.
Bu kadar güzellikler içinde Şahan yine dertli yine hasret,
yine “Altın kafesteki bülbül” hikâyesinde olduğu gibi Ayşe’siz zaman
geçmemektedir. Bazen Ayşe’m diye bağırır, birkaç saniye sonra sesi akis yaparak
kendine gelince sevinir.
Aklına Ayşe ile haberleşmek gelir. Ablasının adresini
bildiği için, içindeki özlemi bir nebzecik giderebilecek, gönlünü gönlüne
koyabilecek bir nağme yazmaya karar verir. Çok ciddi duygu yoğunluğunu
kelimelere, şiire dökerek ifade etmek ister. Fettah’ın kızına ilk şiiri bu
şekilde ortaya çıkar. “Gül çiçeğim, çok özledim” nakaratı ile tekrar eden
şiirin sözleri şöyledir:
Oyuna girdi sıradan,
Güzel yaratmış Yaradan,
Bir nazar ettim buradan,
Senden bir haber gözlerim,
Gül çiçeğim çok özledim.
Bahar dalı çiçek açar,
Seven kalır naçar,
Gönül kuşun yüksek uçar,
Senden bir haber beklerim,
Gül çiçeğim çok özledim.
Sarı saçı yana tara,
Bir bakışın açtı yara,
Siyah kirpik kaşı kara,
Senden bir haber beklerim,
Gül çiçeğim çok özledim.
Çatma kaşı bana karşı,
Yoluna versem Maraş’ı,
Şahan’a eğdirme başı,
Senden bir haber beklerim,
Gül çiçeğim çok özledim.
Bu şiir tıpkı Ayşe gibi Şahan’ın da ilk göz ağrısıdır. Hoşuna
gitmiş olmalı ki, ona ulaştırmak ister. Her ne kadar manzum veya nesir yazılar
şiir kadar olmasa da Şahan göndereceği bu şiire bir de mektup ekleyerek
taçlandırmak ister. Bu amaçla kaç gece geçer bilinmez ama Ayşe’nin ölümünden
sonra sandığından çıkan zarfın içindeki şiire ek olan mektubu şöyledir:
“Olmuyor be Ayşe’m, aylar yıllar geçse de hatıraların izleri
çok taze. Zamanla unutursun denilirdi... Unutulmuyor, unutulamıyor... İçimdeki
fırtınalar onca zamana rağmen dinmedi Ayşe’m. Yalnızlığımda özlemin bana kâbus
oluyor; gözlerime uyku girmiyor. Her yerde sen varsın. Şimdi ne yapıyor diye
seni hayal ediyorum. Gelin gittiğin günden beri senden hiç haber alamıyorum.
Şartların gözü kör olsun. Kader şimdi de senden yüzlerce kilometrelerce uzağa
fırlattı. Afşin’de olsaydım oğrun oğrun kıyıda köşede seni izler ve sen beni
görmesen de, uzaktan bir tebessüm etmesen de ben seni görerek huzurlu olurdum.
Sen Ayşe’m, yaratılmışsın ki sevilesin ve sevesin diye.
Aşksız dünyanın ne anlamı olur. Bir an değil ömür boyu, hatıralarımızın
depreştiğinde sessizliğin kucağında sen kanat çırpa çırpa yaklaşır mısın benim
dünyama. Fiziken sana sahiplenen birileri olabilir, oysa sen ruh dünyamdasın
benim, sen benimsin Ayşe’m. Sevmeyi seninle öğrendim; duygu, sevgi, aşk seline
bent yapabilecek hazırlıkta olmadığımız için savrulduk oraya buraya Ayşe’m.
Hayatımda senin gibi özel birini sevmenin, arada onca mesafe olsa da lezzetini
hissederek yaşamak çok anlamlıdır benim için.
Hatırlar mısın Ayşe’m; demirli pencerede sohbet ederken
“sırnaşık“ demiştim sana da anlamını dahi bilmeden bu sözüme üzülmüştün.
Demeseydim keşke de dillerim lal olsaydı. O an benim de yüreğime indi, bir
diken gibi durur ve her daim dert olur be sırnaşığım. Uzat elini de çıkart o
dikeni maharetle yüreğimden. Gülün dikeni bülbüle acı vermez, ama gençlik işte.
Bu mektubu serin bir ortamda yazarken cımcılık terlemekteyim.
Merak ettiğim ve korktuğum şudur Ayşe’m. Yıllar sonra da
olsa kader bizi yan yana getiriverse eskiden olduğu gibi yine ürkek bir ceylan
gibi sokulur musun yanıma. Ya da tanımazlıktan gelerek hiç pas vermeden ezer
geçer misin?
İşte korktuğum budur Ayşe’m. Sana iki cihanda saadetler
dilerim. Benim için dua eder misin?
Şahan.”
Zarfın üzerine uyduruk bir bayan adı yazarak alıcı olan
Ayşe’nin ablasına gönderir. Şahan’la anlaşmaları gereği abla mektubu ve şiiri
Ayşe’ye ulaştırır. Okuduktan sonra yakmasını sert bir dille söyler. Ayşe büyük
bir heyecanla zarfı açar ve ağlayarak okur. Ablasına verdiği söz mühim olduğu
için yerine getirmesi konusunda bir an tereddüt eder. İmha edeceğine dair
verdiği söze uymak içinden gelmez. “Ne yapsam da ablamı incitmeden bir yerlere
saklasam” derken aklına, ateş alma bahanesiyle mutfağa geçerek zarfı tutuşturup
dönme fikri gelir. Ve öyle de olur. Elinde ateşe tutuşturulmuş zarfla ablasının
yanına döner. Oysa yanan şey mektubun içi değil zarfıdır.
Çok uzun yıllara şahitlik edecek ‘maruf’ el yordamı ile daha
sonraları ele geçme riski de olsa sandığının bir köşesine saklar.
Zaman kısa, ama Şahan için çok zor geçen yıllar da olsa
nihayet okul biter. Memleketi olan Afşin bahane... Ayşe’ye bir an önce kavuşmak
için yola koyulur. Birkaç günün sonunda Afşin’e intikal eder. Köyüne gitmek
aklına dahi gelmez. Doğruca Ayşe’nin ablasının kapısını çalar. Yalvarır,
uzaktan da olsa bir göreyim diye. Elin karısı, namusu, helallisi olan Ayşe’yi
görmekte ısrar eden Şahan’ı caydırmak isteyen ablası başarılı olamaz. “O halde
ben onu alış veriş bahanesi ile çarşıya çıkarayım. Yalnız sen Allah’ını
kitabını seversen yüz metre dahi yaklaşmadan uzaktan uzağa görüver” diye söz
alır Şahan’dan.
Sözleştikleri zaman diliminde iki kardeş çıkarlar sokağa.
Ablası Ayşe’ye de demiş olmalı ki, yol boyunca sözüne sadık kalan Şahan’ı sanki
gizli bir hazine arıyormuşçasına gözleri fıldır fıldır o da onu arar. Bir
esnafa girdiklerinde Şahan biraz daha yaklaşır. Kirli camın arkasından
birbirlerini fark ederler. Ablası, esnaf fark etmesin diye oyalarken iki yüreği
yanık âşıkların hiçbir şey söylemeden gözlerinden akıttıkları cisim cisim
yaşların döşlerini ıslattıklarını dahi fark etmeden dakikalarca öyle kalırlar.
Nice sonra Ayşe’nin birden bire toparlanmasına bir anlam
veremeden kendi omuzuna dokunan bir elle Şahan da o vaziyetini bozarak elin
sahibine döner. Bakar ki o da buğulu gözlerle Şahan’a; “Bak oğlum sizi
anlıyorum ama o bir evli kadındır artık. Bunu kabullenmen lazım... Buralarda
böyle şeyleri benim hoş gördüğüme bakma, başkaları hoş karşılamaz. Eğer
gerçekten seviyorsan onunla bundan böyle ilgilenme. Yuvasını bozma. Sana da,
kızıma da, bize de çok yazık olur” öğüdünü sarf eden Fettah’tır bu. Şahan’daki
mahcubiyet ve bozuntu “Peki efendim bundan böyle uzaktan da olsa
ilgilenmeyeceğim” ifadesiyle kendini gösterir. Fettah tarafından adam gibi
yapılan bu uyarı karşısında Şahan uzun müddet Ayşe’yi görme teşebbüsünde
bulunmayacaktır. İstemediği için değil, hukuken haklı olmadığı içindir. Eğer
gönül ferman dinlerse...
Şahan işsiz güçsüz, sığınacağı tek yer anası Hürrem’in evi
olur. Yine dünyası allak bullak, Ayşe’nin ilk davulu aklına gelir. Kendi
kendine mırıldanmaya başlar. Bakar ki iyi ve güzel sözler çıkıyor ağzından.
Kalem kâğıt derken şu şiir dökülür zamana...
Gördüm yoncalıktan geçerken bugün,
Sorma hallerimi Fettah’ın kızı,
Davullar çalıyor kurulmuş düğün,
Kaçtın kollarıma Fettah’ın kızı.
Düğünde yakmışlar kına ellerin,
Kaçır götür diyor bana dillerin,
Çoban beye giden bütün bellerin,
Tuttum yollarını Fettah’ın kızı.
Çayı geçincedir Çobanbey Köyü,
Köprünün üstünden geçeriz suyu,
Zaten dedikodu Afşin’in huyu,
Kesilsin dilleri Fettah’ın kızı.
Geçit yollarını seğmenler sarmış,
Yoncalık içine pusuyu kurmuş,
Şahan kader deyip kavgaya girmiş,
Tutun bellerime Fettah’ın kızı.
Şahan’da şairlik istidadı gelişmeye başlar. İlham kaynağı
Ayşe’dir veya onun şahsında remz edilmiş ilahi bir olgudur bu. Afşin - Elbistan
ovasında Şahan’dan önceleri de çok vardır, sonrasında da olacaktır. Özellikle
pirleri Karacaoğlan olan âşık tarzı irticalen veya kalem şairi tarzı şairler
yatağıdır o bölge.
Derdiçok’lar, Hayati Vasfi Taşyürek’ler, Kul Hamit’ler,
Mahsuni Şerif’ler, Abdurrahim ve Bahattin Karakoç kardeşler, Ali Akbaş’lar,
Çıtak’lar, hatta Necip Fazıl’lar... Yeni yetmelere model olmuş Türk Edebiyatında
hakkıyla yerini almış şairlerdir. Onları yetiştiren, genetiklerine adeta
sanatçılığı şifreleyen topraklarda bundan böyle Şahan da vardır artık. Bu böyle
biline...
Yine bir gün yoğun duygular içinde olan Şahan, elinden
koparılan Ayşe’si için çatışmaya girdiği anı hatırlayarak sabaha karşı şu şiiri
gönül imbiğinden sayfalara döker:
Yürü bire Afşin gücün mü yete?
Vurdum dizginleri seğmenden öte.
Haber vermiş bizi sümüklü çöte,
Elimden aldılar Fettah’ın Kızı.
Üstüme yürüdü seğmen alayı,
Sarıldım silaha var mı kolayı?
Yoncalık içinde buldum belayı,
Elimden aldılar Fettah’ın kızı.
Atın terkisinde alınca yara,
Kan içinde kaldı göl oldu ora,
Kimse arka gelmez ben düştüm dara,
Elimden aldılar Fettah’ın kızı..
Tuttular kolundan çektiler geri,
Al kana boyandı yoncalık yeri,
Çötenin Şahan’a düşmanmış seri,
Elimden aldılar Fettah’ın kızı.
Şahan iş bulmak ümidi ile tekrar ağabeyi Salih’in yanına
gitmek için anasıyla helalleşir. Afşin’den ayrılmadan son bir defa Ayşe’nin
ablasına varır. Ayşe’den sadır olan halleri öğrenmektir amacı. “Gidiyorum abla
bir daha ne zaman dönerim bilinmez. Ayşe’nin huzur ve selameti için de olsa
burada duramam artık, hakkını helal et” diyerek ayrılmak ister. Ablası “Seni
görünce çok müteessir oldu, çok duygulandı, ağladı, ağladı. Şahan sana çok
selamı var. Kaderine razı olsun ama beni unutmasın, çünkü ben yaşadığım
müddetçe kendimi ona ait hissedeceğim bilmiş olsun.
Üstelik Ayşe’nin beyi polislik imtihanını kazanmış
önümüzdeki günlerde tası tarağı toplayarak Afşin’den ayrılacaklar. Tayinleri
nereye çıkarsa artık. Bundan böyle istesem de aranızda haberleşmenizi
sağlayamam bilmiş ol Şahan” diyerek çaresizliğini dile getirir.
Bastığı yerler çamur mu, toz toprak mı farkına varmadan
yürümeye devam ederken, ayakları sakin bir çay ocağına götürür Şahan’ı. Boş bir
masaya oturarak çayını söyler. Son zamanlarda yanından eksik etmediği kağıt ve
kalemi çıkararak, gönül pınarından dökülen şu şiiri yazar:
Durmadın ahdinde yazıklar olsun,
Boş selamın geldi Fettah’ın kızı,
Ağabey ayırdı Allah’tan bulsun,
Afşin bize güldü Fettah’ın kızı.
Tekrar gelin olup binince ata,
Kestim önünüzü silahlı kıta,
Ben ne diyem şimdi öyle hayata,
Gönlüm sende kaldı Fettah’ın kızı.
Nerede yeminin nerede sözün,
Sen ellerin oldun yalanmış özün,
Karşıma çıkmaya tutmuyor yüzün,
Gönlüm dersini aldı Fettah’ın kızı.
Kıyarım canıma demiştin bana,
Can tatlı gelince gittin yabana,
Selam yolluyorsun yüzün utana,
İnan Şahan öldü Fettah’ın kızı.
Yazdığı şiiri tekrar tekrar okuyan Şahan Ayşe’ye çok ağır
ithamda bulunduğunun farkına varır. Sanki karşısında oturuyormuş da bu şiirden
dolayı “Bana haksızlık etmedin mi Şahan” der gibi olduğunu hissederek “Eyvah
doğru söylersin be Ayşem, biraz öyle olmuş; maksadım seni incitmek değil,
telafi etmek isterim” diyerek kaleme tekrar sarılır:
Kırdın kanadımı düşürdün yere,
Ne derim sultanım canın sağ olsun.
Alnımı kurşuna verdim boş yere,
Ne derim sultanım canın sağ olsun.
Öksüz bir gariptim kendi halimde,
Bir hile mi gördün gönül evimde?
Ettiğin bu zulüm hangi kavimde?
Ne derim sultanım canın sağ olsun.
Yoncalık yolunda elmalık dolu,
Pusuyu kurdurmuş Çöte fodulu.
Vurulup düşerken bıraktım kolu,
Ne derim sultanım canın sağ olsun.
Hasrete bağladım yılları o gün,
Gönül âlemini eyledim sürgün.
O gün bu gün Şahan dünya ya küskün,
Ne derim sultanım canın sağ olsun.
İlhamını aldığı sevdasına, doğduğu coğrafyanın kültürü de
eklenince bambaşka bir şey çıkıyor insanın önüne. İçli, duygulu, hassas ve
kırılgan bir kişilik, kabalıktan eser yok. Yalnız Allah’ın verdiği görsellik
hariç, o da bahtına... Şair olmamak
mümkün mü?
Çok zor ayrılır Afşin’den. Gönlündeki sevdanın diline
düşmesi tek tesellisi olur artık. Yanında deste deste kâğıt ve kalemini eksik
etmez artık; onlarla dertleşir, onlarla teselli olur. Yazdıklarını bir kendi
bilir. Kimseyle paylaşmaz. Bu hal neredeyse her biri, iki üç yüz sayfa
tutarında, üç dört kitaplık şiir yazmasına rağmen esas aşıklık istidadının
gelişmesi Rabbani bir tasarrufla ifade edilebilir.
***
Yolculuk Artvin’de tamamlanır. Lise tahsilini tamamlarken
çok güzel bir intiba oluşturduğu için arkadaşlarının olağanüstü ilgileriyle
hayata tekrar tutunur. Bir arkadaşının verdiği bilgilendirme ile Artvin’de
MTA’ya işçi olarak girer. Yine ağabeyi Salih’de kalmaya başlar. Tam iki sene
çalışması karşılığı aldığı bütün paraları velinimetim dediği ağabeyine verir.
Öyle ya aynı kazanda kaynayan, aynı kurulan sofrada tam üç yıl boyunca paylaşan
ağabeyinden aldığı paraları esirgeyecek değil ya. Üstelik önünde askerlik var.
Olur ya ne kadar geciktirse de evlilik var. Onun için ayrı gayrı olmayı kendine
yakıştıramaz.
Ambar memurudur MTA’da. Boş zamanı çok olur. Meşguliyet
olmadığı için ince işlere zaman zaman tekrar dalar. Ayşe unutulacak gibi değil,
çok ciddi tahribat yapar ruh dünyasında. Günlük mutat işlerden sonra Şahan’ı
hep bir şeyler yazarken görür arkadaşları. Çoğu takılır ona da halinden kimse
anlamaz. Para kazanır, eş dost ve çevre kazanır. Ama iç dünyasında sürekli
fırtınalar eser de bir türlü dindiremez. Tek çaresi kaleme sarılmaktır.
İşte onlardan biri;
Bu yalan dünyada mal neye yarar,
Bırak yakasını pul diye diye.
Sevip sevilenler kendine sorar,
Girdiğin gönülde kal diye diye.
Gönül bilmeyenin sevda nesine,
Kapıldım giderim yar hevesine.
Beni hasret koyma bir nefesine.
Beklerim seheri yel diye diye.
Aşkın deryasında gönüller saklı,
Belki de sevda da sevilen haklı,
Mecnun olan bir gün yitirir aklı,
Gezdirir çölleri bul diye diye.
Nerede arasam nerede bulsam?
Bastığın toprağın kölesi olsam,
Dünyadan göçmeden muradım alsam,
Şahan kapısında kul diye diye.
***
Uzun bir zaman çalıştığı Artvin-Murgul MTA’dan askerlik için
mecburiyetten ayrılır. Acemi yeri olan Denizli’de tam iki bin asker arasından
seçilen yirmi kişiden biri olarak özel eğitime tabi tutulur. Eğitim için
Ankara’ya götürülen bu askerlere gerçekten bir ömür hizmet kapısı açılır. Bu
seçilme işi bir taraftan başlarına konan devlet kuşu, diğer taraftan ciddi bir
hizmet anlayışına katkıda bulunulacak fırsat.
Tam üç ay uyuşturucuyla ilgili alanlarda istihbarat
metotları öğretilir. O günün dünyasında ülkemizin üzerinden çok ciddi
uyuşturucu transferi olmaktadır. Transit taşımacılığın yanında iç piyasadaki
bağlantıları ile mücadele ciddi disiplin ve sabır gerektiren durumdur.
İç piyasada oltaya gelinecek yerler, bar ve pavyonlardır.
Şahan bu konunun eğitimini almış olduğu için teşkilat tarafından korunup
kollanmaktadır. Bundan böyle o âlemin Turan Dayısı olacaktır. Bağlum
tepelerindeki mesailerin bir kısmı ailesine hesap verebilmek için bir
kamuflajdır.
Mesela; bir askeri karakola askerlik yapıyormuş görüntüsüyle
er olarak yerleştirilen Şahan’ın, karakol komutanı astsubayla bir sürtüşmesinde
komutana adam akıllı dayak attığı halde haklı çıkarak aynı karakolda görevine
hiçbir şey olmamış gibi devam etmesi enteresan.
Şahan’ın mekânı olmuştur çoğu zaman bar ve pavyonlar.
Üzerine düşen görevi tam yapabilmesi için o ortamın alışkanlıklarına da kendini
kaptırıverir. Öyle de olması lazımdır. Şahan çok sıkı takip gerektirdiği için
güven esasına dayanan dostluklar oluşturur; özellikle çalışan hanımlar onun en
büyük bilgi kaynağı olur.
Askerliğinin geri kalanını Ankara’da geçirir. Terhisten
sonra tekrar çalıştığı kurum olan MTA’ya Ankara’da başlar. Bundan böyle
Şahan’ın iş kaygısı olmaz. Bu ülkede “Ben geldim devletlü, çalışmak istiyorum”
denince “Hoş geldin haşmetmeap, biz de devlet olarak seni bekliyorduk. Haydi iş
başına...” denecek kadar devletlünün adam aradığı görülmüş müdür? O gün de bu
gün de bir kişilik istihdam için en az kırk elli kişi başvurur da, adama göre
iş anlayışı mekanizması işletilir. Hal böyle olduğu halde Şahan’ın MTA’da işi
hazırdır. Üstelik ambar memuru gibi düz bir sıfatla ayrıldığı kuruma sondaj
yardımcısı gibi teknik bir hüviyetle işe başlar.
***
Şahan’ın işi gücü yerinde. Ağabeyi Salih’le ara sıra
haberleşir. Yengesinin öğretmen olarak yeni atanmış yeğeninden bahsederler.
Şahan hiç düşünmeden izdivacı kabul eder. Düşünmüş olsa başta kararsız,
bilahare hayır diyecektir. Çünkü Ayşe’nin fonksiyonunu kimselerle paylaşmak
istemez. Onun için düşünmeden evet demiştir. Demiştir demesine ama yine de
Ayşe’yi hayalinden çıkaramaz. Özlemini kalemden, hırsını kâğıttan alır:
Yiğidin ömrü de ömür mü olur?
Yanında sevdiği yâr olmayınca.
Her güzel sevende sevda mı olur?
Yiğidin yüreği kor olmayınca...
Yaman eser yüce dağın boranı,
Kim bilir ki sevda yeli vuranı,
Seven koç yiğide arka duranı,
Saf kurup yanında var olmayınca.
Güzelin gönlünde balın arısı,
Yaprağa bürünür gülün sarısı,
Karşılıksız sevmek ölüm yarısı,
İki gönül gelip bir olmayınca....
Güzelin sallanır incecik beli,
Dört mevsim öteye savurur yeli,
Şahan uzatsa da koynuna eli,
Gülü elde kalır yer olmayınca.
Şahan’ın düğünü Artvin’de olur. Düğüne Almancı ağabeyi Murat
da iştirak eder. Şahan ağabeyi Murat’ı her gördüğünde veya ondan
bahsedildiğinde Fettah’ın yüzüne karşı söylediği “Şahan önce aç karnını doyursun” sözünü
tarifi mümkün olmayan bir tiksinti ile hatırlar. Bundandır ki, Murat’a bir
düğün boyu hiç pas vermediği gibi hoş geldin dahi demez. Murat ağabeyi, yalnız
Fettah’a söylediği o çirkin ifade ile kalmayan çok kötü sicili de olduğu için
Şahan haklı hisseder kendini.
Babaları ölünce mal dağılımındaki usulsüzlükten tutun da;
Şahan’ın hakkına düşen toprakların hile veya desise yoluyla nasıl zimmetine
geçirdiği unutulur cinsten değildir. Şahan kendine böyle bir darbe vuran Murat’ın
yüzüne dahi bakmak istemez.
Salih Ağabey’i Şahan’ın düğününe ön ayak olmuştur. İki yıl
Artvin MTA’da biriktirdiği paranın düğün masraflarında kullanılması ümidiyle
gayet rahat olan Şahan, düğün sonunda hesaba oturulduğunda ağabeyinin,
davetiyelerin PTT kanalıyla gönderilmesini bir kalemde önüne koyunca Şahan’ın
“Ben iki yıldır bu günleri hesap ederek, sende biriktirdim zannettiğim onca
paranın bile hesabını sormazken, sen PTT masrafını benim önüme koyuyorsun ayıp
değil mi?” diye serzenişte bulunduğunda, ağabey Salih “Sen benim evimde üç yıl
yedin içtin, okulunu bitirdin. O paraları da o masraflara say” demez mi...
Ağabey; baba yokken baba demektir. Şahan’ın bu konuda da
fakirliği, Ayşe’nin üzerinde küllenmiş gibi görünen “Dert bir değil elvan
elvan” türküsünü mırıldanmaya başlar. Bu marazi durumu sineye çekmeye mecbur
olduğunu bilerek “Allah’ınızdan bulasınız, hiç mi ağabeyliğinizi, büyüklüğünüzü
tartmıyorsunuz?” demekten başka ne yapabilir. Mazlumun ahı tutarmış derler ya;
aradan uzun yıllar geçer.
Nefsine aşırı itibar eden, hiç ölmeyecekmiş gibi dünya
saltanatını sürdüren, kardeşine karşı bu kadar duyarsız kalan, onun sevdasından
haberdar olmayan veya hiç önemsemeyen ağabeyi Murat, Almanya’da vefat eder.
Ağabeyinin öldüğü haberini alan Şahan, doğru Afşin’e gider.
Gereken vazifeyi yaptıktan sonra mezarı başına vararak gözyaşı içerisinde
duygularını, sırdaşı olan kâğıda şöyle döker;
Dinle sözlerimi etmeden telaş,
Geldim mezarını buldum be gardaş,
Fatiha okudum günahla savaş,
Yaptığından bizar oldum be gardaş.
Fettah’ın kızını gösterdim sana,
Aç karnını doyur dedin sen bana,
Gardaş atılır mı böyle yabana,
Ağlarken halime güldüm be gardaş.
Okulum biterken hemen o yaza,
Görünce yanımda ne dedin kıza,
Allah’tan korkmadan sattın ucuza,
Ben altmış yedi de öldüm be gardaş.
Bak sen mezardasın ben de başında,
Mal götürdü diye yazmaz taşında,
Fettah’ın küçüğü yine düşümde,
Sayende dertlere kaldım be gardaş.
Uzun zamandır zevkle anlatılanları dinleyen Hikmet nihayet
araya girerek “Son şiirin çok ağır olmuş Şahan, üstelik acısı henüz geçmeden ve
mezarının başından ruhuna karşı” ifadesiyle Şahan’ı biraz dağıtmak ister.
Ayşe’nin polis memuru beyinin tayini Adıyaman’a çıkar. Artık
o da mekân değiştirme zorunluluğuna muhatap olur. Dedikodunun önünün nispeten
kesilmesi, en azından unutulmaya yüz tutması için bu durum her muhatap için iyi
olacaktır. Hop oturup hop kalkan baba Fettah bir ohh çekecektir.
Çünkü bu deli oğlan Şahan’ın ne zaman ne yapacağı belli
olmaz. Ha kızı biraz akıllı olsa, nerede... O da Şahan’dan geri kalmaz.
Afşin’in Beyceğiz Mahallesi’nin dili olsa da konuşsa, neler
yaşanmış neler. Bereket versin Şahan’ın imkânı yoktu. Bir de o olmuş olsaydı,
yanında hısım akrabalarını da sürükleyerek kaderin akışını değiştiremeseler de
nice ağıt yakılmalarına vesile olurdu. Muhatapları bu açıdan yine tebrik etmek
lazım... Çok olgun davranmışlardır. Ayşe’nin yeni yuvasında sıkıntı nispeten
hafif atlatılmıştır. Sonu birçok ölüm olayı yaşanılarak ibretlik bir duruma
dönüşebilirdi.
***
12 Eylül ihtilalinden önce ortalık toz duman. Faili meçhul
onlarca cinayet... İnsanların mahalle mahalle, sokak sokak kurtarılmış bölgeler
oluşturduğu dönem. Ankara MTA’da sondaj yardımcısı olarak çalışan Şahan’ın
İzmir Bölge Müdürlüğü’ne sondajcı olarak tayini çıkar. O dönemin Başbakanı Bülent
Ecevit’tir. Sol iktidarda, Şahan’ın sürülmesi de denebilecek bu tayin normal
karşılanacaktır.
Velâkin hedef göstermeler veya dengeler gereği insanların
rahatça harcanmamaları kendilerince tedbir almaya itilir. Siyasi iktidarlar ve
ona omuz veren sivil toplum örgütleri karşı düşüncede olanlara prim vermeden
yerellerinde iktidardan daha iktidar olabilmeleri gibi halleri insanları ciddi
olarak bunaltır.
Öncesi bekar olan Şahan halde evli; üstelik her gün kendisi
gibi işe gitmesi gereken öğretmen hanımının da mesuliyetinin üstünde olması,
daha temkinli, daha dikkatli olmasını gerektirirken, Şahan, Ayşe sevdasında
görüldüğü gibi yine sivrilerek gariban olduğu mekanlarda paratoner gibi
insanların şerlerini üzerine çekmekte mahirdir.
Mesai saatlerinin dışında, duygu ve düşüncede paralellik
hissettiği milliyetçi bir partinin binalarını ziyaret etse de, il bazında
birçok binanın ya azgınlaşan solun korkusundan veya mevcut binaların
kiralarının ödenmemesinden dolayı kapalı tutulması Şahan’ı çok üzer.
Bir müddet sonra ilgilileri, ilgisizlerden aldığı bilgilerle
ya evlerinde veya işyerlerinde ziyaret ederek tanışır. Çözüm arar onlarla
beraber. Pusturulmuşluğun yanın da parasızlıktan ötürü hareket manevralarının
kalmadığını âcizane olarak ifade ederler.
Şahan’ın bazı derin güçlerle bağlantısı olduğu, işe onların
desteğini alarak, partili yetkililerin de bilgisi dâhilinde bir takım
çalışmalara başlaması hayırlı sonuçlar doğuracağa benzemektedir.
İzmir, Manisa ve Balıkesir yöresinde tespit ettiği iş
adamlarını ziyaret ederek meramını sağa sola bükmeden anlatarak düzenli olarak
para akışını halletmeye başlar. Ziyaret ettiği iş adamlarından “Benden size
zırnık çalışmaz” babında yüreklice karşı koyanlara, daha ileri gitmeden
teşekkür ederek “Bir daha rahatsız etmeyiz” sözü vererek ayrılır.
Böylece Şahan birkaç ay içinde parti teşkilatlarının parasal
problemlerini çözer. Öyle bir sistem kurar ki; tahsilât için zamanında gitmese
de kendisiyle bağlantı kurularak emanet gönderilir. Altı ay içinde İzmir ve
çevresinde partinin maddi problemleri kalmaz. Ama oldukça önemli bir meblağ
birikmeye başlar. Bölgenin ihtiyacı dışında biriken paraları çuvallara
doldurarak Genel Merkeze bizzat kendisinin getirdiği çok olmuştur. Öyle ki
Genel Merkez de alıştığı için Şahan denilince Koca Kurdun dahi ağzı kulaklarına
kadar yayılırmış.
Tahsilât işinin bu kadar rahat olması, hiçbir polislik
takibe ve şikâyete muhatap olmadan bu işi yürütmesi Şahan’ın yiğitliğinden veya
kararlılığından değil, kendisine verilen istihbarat desteğindendir daha çok.
Şahan’ın çalışmalarından paylarına düşeni almasalar göz yummaları mümkün mü?
Zorla veya gönüllü olarak uygulanan bu projeden çok daha
küçük, organize olmuş durumda olanlar 12 Eylül’de takibe alınarak
cezalandırıldığı halde, Şahan’la ilgili en ufak bir dedikodu dahi resmiyete
intikal etmemiştir.
Hadi diyelim ki Şahan, iyi niyetli, yardım ettiği kişi ve
kuruluşları, işin içine bulaştırarak ihtilal iddianamesine malzeme hazırlamak
için artniyetli birileri de o teşkilatlarda sürekli bulunmuşlardır.
“Devlet her şeyi bilir, yeri ve zamanını bekler ve can
yakmak veya hasmını bertaraf etmek için yetkili kadrolara malzeme hazırlar.
İşte Şahan böyle bir ortamda basireti açık olarak vicdanının emrettiğini yapar
ve hiçbir şekilde başı da ağrımaz. Bu durum üç ay, beş ay değil tam üç yıl
sürer. Ta ki 12 Eylül ihtilaline ramak kala bir zamana kadar.
İzmir MTA, bölge merkezi olduğu için Şahan çok dikkat çeker.
Muarızları kendisini bölge uhdesinde bir şube olan Manisa Turgutlu’ya sürerler.
O yalnız bir siyasi parti menfaatine çalışmanın yanında MTA Sendikası’nda bölge
temsilcisidir de.
Dolayısıyla flaş bir statüsü vardır. O dönemin siyasi
tablosunda böyle özelliğe sahip bir kişinin postu deldirtmemesi mümkün
değildir. Karşı taraf vurucu güçlerinin de ağzını sulandıran hedef olmaktan,
listeye girmekten ala bir durum. Şahan bunu da başarır.
Turgutlu’da epeyi Kürt nüfus vardır. Osman Öcalan’ın da dağa
çıkmadan önce Turgutlu’da oturduğu söylenmektedir. Liderliğini Akrep Nalan’ın
yaptığı sol bir grubun ölüm listesinde Şahan da yer alır. İstihbarattan gelen
bilgiler bunu doğrular. Şahan’a “Tedbirli ol, her daim arkanda seni
kollayamayız” derler.
Şahan da kendince tedbirini alır, giriş çıkış saatlerini
değiştirmekten tutunuz da, her gün girip çıktığı sokaklardaki değişimlere kadar...
Neler neler... Ama yine de gemiyi azıya almış şer güçlerinin ateşli
saldırılarından kurtulamaz.
Evinin bulunduğu sokağa adımını atar atmaz etraftaki
sessizlikten huylanan Şahan ilk mermiden sonra, kendini korumalı bir yere atar.
Akrep Nalan denilen çete liderinin adamlarıdır bunlar. Polis gelene kadar
müsamere yapılır. Şahan yanında bulunan 75 adet mermiden 72’sini atar. Karşı
tarafta birden çok ateş eden olduğu için sayısı bilinmez. Şahan omuzundan
aldığı yarayla canını kurtarır. Eğer istihbaratçı desteği almamış olsa, onlar,
polisi müsamere yapılan yere sevk etmemiş olsalar, Şahan’ın yaşaması mümkün
olmazdı herhalde...
Tabi ki olay adliyeye intikal etmez. Oysa biri de karşı
tarafta olmak üzere iki yaralı var. Öbür yaralananı Şahan bilmez ama kendisinin
tedavisini devlet görevlisi olan arkadaşları yaptırır. Tedavi süresi uzun olur.
Bu zaman zarfında elinden kalem kâğıt yine düşmez. Evlidir, eşi de çok mükemmel
kişilikli bir öğretmen hanım olmasına rağmen, gönlüne yine ferman dinletemez.
Hani derler ya “Garga’nın türküsü hep peynir üzere” diye.
Şahan da şiirlerini hep Ayşe üzerine yazar. Bazen onu kastederek Nilüfer veya
başka bir kadın adı koyar şiirlerine. Belki de tedbir gereği duygularının
kamuflesini murat eder.
***
Bir takım bilgilere ulaşması onun için çok kolaydır.
Ayşe’nin eşinin tayininin Ankara’ya çıktığını ve Demetevler semtinde oturduğu
bilgisi onu heyecanlandırır. Hasta haldeyken gönlünden kâğıda dökülenler
şöyledir:
El ele tutuşup gidelim derken,
Felek gazabına gelme be Ayşe,
Ayrılıksa ölüm sözü verirken,
Boşa vebalimi alma be Ayşe.
Toz duman bürüdü Afşin’in üstü,
Ne günah işledik yazgımız küstü.
Kader pay pay etti ayrı bölüştü,
Bana da bir hisse salma be Ayşe.
Ayrılık çekerken yaşamak dram,
Afşin, Maraş bize edildi haram.
Aktı gözyaşımız hep gram gram,
Daha gerisini bilme be Ayşe.
Sana mekân oldu, Ankara Demet,
Şahan Turgutlu’da Hakka emanet,
Neye niyet ettik ne oldu kısmet,
Alın yazısına gülme be Ayşe.
Yaman adamdır Şahan. Kimsenin önünde kolay kolay eğilmez. Bu
dik duruşu yani kişiliği bir de malum derin organizasyon gereği Şahan, Genel
Merkezi Ankara olan Türk-iş’e bağlı MTA-İş Genel Muhasipliğine, haberi dahi
olmadan aday gösterilir.
Seçimler yaklaşmaktadır ama Şahan halen tedavi görmektedir.
Gerçi seçime iştirak etmese de adı listeye girmiş olup mutlaka kazanacaktır. Bu
konuda bir endişesi olmaz.
Onu heyecanlandıran, O’nun havasını teneffüs ettiği, suyunu
içtiği mekâna ulaşmaktır bir an önce.
Daha da önemlisi “Canan canı istemiş vermesem olmaz”
özdeyişindeki anlama uygun “O yâr duydum ki Ankara’daymış, bir an evvel aradaki
mesafeyi kapatmazsak olmaz. Belki, neden geç kaldın diyerek bana gönül kor”
gibi teslimiyetçi bir haleti ruhiye içinde duygularını yine kaleminin ucunda
akıtmaya başlar;
Ferhat’a dağları deldiren kader,
Aradı da beni buldu neyleyim.
Sevip sevilmede yaptığım eser,
Serim bir divane oldu neyleyim.
Gönül vazgeçmiyor sevdiği yârden,
Memleket dedimse ayrıldım ordan.
Söyleyemez oldum kimseye ardan,
Çeke çeke ömrüm doldu neyleyim.
Değmezmiş dünyanın üç ile beşi,
Menfaat gördü mü bilmez kardeşi.
Versem ellerine gökten güneşi,
Dostlar defterinden sildi neyleyim.
Gönül işleriyle açıldı aram,
Aklıma geldikçe sızlıyor buram.
Candan sevenlerin vuslatı haram,
Şahan saçı başı yoldu neyleyim.
***
Nihayet Şahan sağlığına kavuşur. MTA-İş’in Genel Muhasibi
olduğu kendisine tebliğ edilir. Tası tarağı toplayarak Ankara’ya evini taşır.
Şahan’ın ömründe görüp göreceği en büyük devlet umuru böylece vücut bulmuş
olur. Kısa sürede yeni oturduğu koltuğun kültürüne alışır. Devletin üst bürokratlarıyla,
siyasetin söz sahibi olanlarıyla oturup kalkar. Şahan’ın ela gözüne mah yüzüne
talip olacaklar değil ya, o koltuğun imkânlarıdır Şahan’ı güçlü yapan. Kendi
hakkını da inkar etmek elbette doğru olmaz.
İşçi kesintilerinden oluşan havuzun hesap ve kitapları
şeffaf ve hesap verici durumda olmadığı için meşru görülen bir takım
kalemlerden yapılan meşru olmayan harcamalar, o koltuk sahiplerini neredeyse
imparator kadar güçlendiriyor olması, Şahan’ı da bu yönde kamçılar.
İşçi menfaati doğrultusunda yapılan harcamalarda hesap
sorulabilirlik doğal bir hak olması gerektiği halde sorgulanmaması bir tarafa,
hiç işçilerle ilgili olmayan alanlara, işçinin alın teri olan tasarrufunun
hesapsız kitapsız sarf edilmesi çok manidar olduğu için, sanki özel mülkiyet görünümü
arz etmektedir.
Yalnız MTA-İş Sendikası’nda değil, o dönem için bütün
sendikalarda, sendika liderlerinin işçi hakları olan paraları gerek şahsi,
gerekse keyfi harcamalarının hesabını soracak hiçbir merci yok gibidir.
Tasarruflar bu şekilde çarçur edilir.
Böyle büyük zaafiyetlerin olduğu yerde, özellikle üst
planlamacılar buralara palazlanırlar. Güya uyduruk seçimlerle de teşkilatlarını
kurarak “Körler sağırlar, birbirini ağırlar” anlayışına uygun geçinip giderler.
Ne zaman ki kendi aralarında rant paylaşımında sıkıntı olur, o zaman da en
güçlü hırsız tekrar baş olur, vesselam...
İşte böyle bir sendikacılık anlayışında çarkın işleyen bir
parçası olur Şahan. Kendi nefsi tasarrufta bulunmaz ama hesabı kitabı olanlara
da bu güçle yardımcı olmaması mümkün olmaz.
Makamında yapılan aylık siyasi toplantılardan tutun da,
seçime girecek vekillerin seçim masraflarını işçi parasıyla karşılamaya kadar
çanak tutmaya mecbur edilir. Sonradan geriye dönüp baktığında, kendi kendine
“Oğlum Şahan yatacak yerin yok!” diyerek özeleştiri de bulunması bile büyük bir
fazilet örneğidir. Geçelim.
***
Şahan henüz Ayşe’yle görüşme imkânı bulamamıştır. Oturduğu
koltuğa ısındıktan sonra, hep aklının bir köşesinde, daha dünkü gibi değerinden
bir şey kaybetmeyen Ayşe’yle görüşmeyi tasarlar.
Aradan on veya on iki yıl geçtiği için Ayşe cephesindeki
değişikliği tahmin edememektedir. Kendine ilgi gösterip göstermeyeceği
konusunda tedirgindir. Onun için Ankara’ya gelir gelmez soluğu Demetevler’de
almaz.
Oysa Ayşe’de de Şahan’a karşı hiçbir şey değişmediği gibi
büyük bir hasretlik ve özlem duygusu hâkimdir. Bunu karşılaştıklarında Ayşe’nin
ifade ve itirafından anlayacaktır Şahan. Ayşe’nin iki oğlu ve bir kızı olmuş,
aile saadeti görünüşte yerinde, evlendiği günden beri geçimsizlik yaşamamış çok
beyefendi ve olgun bir beyi vardır.
Vardır ama “Gençlik başımda duman, ilk aşkım ilk heyecan”
cümlesiyle başlayan tarife tam uymaktadır bunların hali. Yüreklerine söz
geçiremeyen, aralarında oluşan bu güçlü bağ onlara “İki yüreğin türküsünü
söyletir.”
Ayşe, Şahan’ın başlangıç itibariyle MTA teşkilatının Artvin
şubesinde çalıştığını bildiği için Demetevler’e taşındıktan bir süre sonra konu
komşu derken çevre de genişleyince, tevafuken kocası MTA’da çalışan bir
bekçinin hanımıyla tanışır. Şahan adında bir personelin varlığını kocasından
sordurtur. Bir sonraki buluşmasında sendikada böyle birinin olduğu haberini
alır. Sözlü olarak selam göndermekten çekinmez. Selamı alan Şahan çok iyi
bildiği Demetevler semtini ve o güzel parklarını göz önüne alarak yüreğinin
türküsünü bir daha söyletir;
Demet’i Cemre’yi gezdim ben bugün,
Kokusu güllere sinmiş anladım.
Gönlümdeki sırrı sezdim ben bugün,
İçime özlemi inmiş anladım.
Gezdim köşe bucak seni aradım,
Demet’in parklarını bir bir taradım.
Her yolu denedim, ayak diredim,
Artık ümitlerim sönmüş anladım.
Bir haber bir mektup çok gördün bana,
Dermanım tükendi bulmaktan yana.
Şahan ne söylese yeridir sana,
Gönlün başkasına yanmış anladım.
***
Hikmet iki gün boyunca Şahan’ı dinler. Dinledikçe de
davranışlarındaki asaletin veya nezaketin değiştiğini hisseder. Kapalı bir kutu
gibi gördüğü Şahan’a karşı başından geçen hikâyesini dinledikçe saygısındaki
değişmeyi üçüncü dördüncü kişiler nezdinde tarif etmekte zorlanır. “Sırrına
vakıf olmak lazımmış, hiçbir insanı yüzeysel ilişkilerde tanımak mümkün
değilmiş, insan bazen birçok bilinmezleri bünyesinde taşıyan muamma bir varlık
oluyormuş” der soranlara.
Ve Şahan’a bakışı bundan böyle çok farklı olacaktır
Hikmet’in. Gönlünde, bundan sonra ne olacak acaba diyerek heyecanlanırken Şahan
devam eder;
Şahan, kendisine Ayşe’nin selamını getiren personelinin eşi
vasıtasıyla Demetevler’deki büyük parkta buluşma saati verir.
Belirtilen zamandan ne kadar önce varır bunu kendisi de
hatırlamaz. Sanki yeniden doğmuş gibi zamanı sarhoş edercesine gözünün
görebildiği her kadın görünümündeki karartılar dahi kalp atışlarını
hızlandırır.
Söze nereden başlayacağını, neler söyleyeceğine dair bir
yığın senaryo geçer aklından. Kolay değil çok uzun zaman olmuştur. Gözünün
önünde canlandırır onbeşlik Ayşe’sini. Tanıyamamak endişesine de kapılır bir
an.
Derken arka tarafından gelen bir sesle, daha doğrusu ayak
takırtısıyla kafasını çevirince göz göze gelirler. Şahan’ın tanımaması ne
mümkün. Ayşe fizik olarak çok az değişmiş. Uzun ince boylu, beyaz benizli,
gülünce yanaklarında gamzeleri oluşan, kabasına kadar inen saçlarıyla birkaç
adım daha atarak “Şahaan” diye seslenir.
Dizlerinin bağı çözülmüştür sanki. Ayakta durmakta zorlanır;
Şahan’a dinen namahrem olduğundan bir yerlere yaslanma ihtiyacı hissettiği için
elini dahi mecburiyetten uzatır. Şahan ayakta durmakta zorlandığını hissettiği
Ayşe’nin uzatılan elini kolundan kavradığı gibi hemen yanı başındaki banka
oturtuverir.
Bir müddet her ikisi de hiç konuşmadan öyle kala kalırlar.
Nice sonra Ayşe başını Şahan’ın omuzuna ürkek bir ceylan gibi yaslar. Yaslar
ama hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlar. Şahan da ha keza... Ancak daha soğukkanlı
görünür ama o da akıtır gözlerinden yaşları. Bu hal, bir müddet devam eder.
Rahatlamışlardır; birbirlerine fazla kelam etmezler ama hal diliyle çok şey
söylerler çook...
Ayşe’nin oturduğu ev Demetevler’deki Cemre Parkı’nın hemen
yanı başında olduğu için bundan böyle kararlaştırdıkları her hafta, evin mutfak
penceresini gören bir banka Şahan gelecek, geldiğini gördüğü zaman Ayşe de
belirledikleri yere gelerek görüşeceklerdir.
Ayşe her ne kadar gönlüne hükmedemese de Şahan’la bir araya
geldikleri müddetçe ürkekçe tavrını sürekli hissettirir. Ölçülü ve mesafeli
pozisyonun muhafazasına önem verilir. Buluşmaların sulandırılmasına ne Ayşe, ne
de bir erkek olarak Şahan müsaade eder. Kutsal bir aşk hikâyesinde zaten
cinsellik öne çıkmaz. Bu parktaki bankların, çiçek ve böceklerin dilleri olsa
da bu sevdadaki asaleti anlatmış olabilseler.
Şahan her hafta randevu yerinde olur. Hiç sapmaz. Bazı
hallerde olmayıverirse Ayşe’sinin çok tedirgin olacağını bilir. Sorar sordurur.
O parkı gören mutfak penceresinden hiç ayrılmaz. Çocuklarına zül getirebilecek,
beyine zarar verebilecek acemiliklerden kaçınır.
Şahan ilk buluşmasının ardından hafta sonunu dört gözle
bekler. İşyerindeki bütün mesai arkadaşlarına karşı son derece esprili ve
yumuşak davranır.
Bu değişiklik evine de yansıdığı için eşi ve çocukları
hiçbir anlam veremeden kabullenmek durumunda olurlar. Bir dedikleri iki olmaz.
İlgi ve alaka daha sorumlu ve sıcakkanlı seyreder.
Çok değer verilen bir eşyanın kaybolduktan sonra
bulunmasındaki sevincin belki de onlarca katı bir durumdur bu Şahan’daki
değişim.
Böyle bir duygu yoğunluğu yaşayan şair, bir sonraki
randevuya eli boş gider mi hiç. İlk buluşmadaki tabloyu şöyle kaleme döker;
Oturduk Cemre Parkı’nda,
Sunam yandı ben ağladım.
Hayat suyumun çarkında,
Sunam yandı ben ağladım.
Gülüm dedim; bülbül dedi,
Sevdayı ateşe verdi.
Hasret denizine girdi,
Sunam yandı ben ağladım.
Gözüme baktı hislendi,
Gözlerine yaş süslendi.
Başı omzuma yaslandı,
Sunam yandı ben ağladım.
Hasret deyince yutkundu,
Uzandı elimi tuttu.
Dilinde sözü unuttu,
Sunam yandı ben ağladım.
Şahan postu yere serdi,
Sel oldu çağlayıverdi.
Sinesine hasret derdi,
Sunam yandı ben ağladım.
Bir zarf içinde bu şiiri Ayşe’ye uzatır. Şiirdeki “Suna”nın
Ayşe olduğu, tedbir gereği iffetine zarar gelmesin diye bu ismi işlediğini de
belirtmeden geçemez.
Demetevler’deki Cemre Parkı’ndaki buluşup sohbet etmenin
tadı lezzeti her daim bir başka olur. Her buluşmada en taze bir şiir okunur
Ayşe’nin yüzüne karşı.
Uzun dönem bu buluşmalar devam eder gider. Seneler geçer ama
her buluşmada güneşin yeryüzünü aydınlattığı taze bir ümit ve taze bir hayat
gibi duygulu ilişkiler devam eder. Olacak ya; hiç bir şeyin uzun ömürlü
olmadığı gibi hiç bir zevk, sefa veya alışkanlıklar da uzun ömürlü olamaz.
Eşyanın tabiatı bu... Bir tel kopar ahenk bozulur. “Her nesnenin bir bitimi
var” der ya şair, Şahan-Ayşe buluşmasına mekanlık eden Cemre Parkı’nın, bu aşk
karşısında hasetlik duygusu kabarmış olmalı ki ahengi koparır.
Haftalık mutat buluşma saatinde bankta yerini alan Şahan,
saatlerce beklemesine rağmen ne Ayşe’nin mutfak penceresi açılır ne de söz
verdiği halde gelir.
Bir sonraki haftada aynı vaziyet değişmez. Sorar soruşturur;
aynı evde oturdukları, tayinlerinin çıkmadığı bilgisine ulaşmakta zorlanmaz.
Bilahere kendisinin de sendika faaliyetleri nedeniyle Ankara
dışına zorunlu olarak yapması gereken seyahati uzayınca, Ayşe’yle görüşmeyeli
dört beş haftaya ulaşır.
Oysa Ayşe akciğer kanserine yakalanmış, kocasının da
Ankara’ya tayininin çıkmasının en önemli sebebi buymuş. Uzun dönem tedavi
olmuş. Velakin ömrünün son demlerinde hastalığı iyice vücudu sarmış, Allah’ın
verdiği ömrünün son baharında bile bile kendini özgürlüğün kollarında
sevdiceğine yakın olmak, göremese de aynı iklimi teneffüs etme hayali...
Şahan’ın bütün bunlardan haberi olmaz. Hatta birkaç hafta
parkta bekletilmesi, kendinden bir nebzecik de olsa soğumuş olacağı endişesi
taşır.
Gelişmelerden haberi olmayan Şahan, bunları nereden bilsin.
Sendika faaliyetleri bitiminde Ankara’ya dönüşte yine duygularını şiirle dile
getirir:
Bakarım aynaya hep benzim sarı,
Gayri dayanacak gücüm kalmadı.
Gönül düzenimin bozuk ayarı,
Gayri dayanacak gücüm kalmadı.
Bir hoş etti beni gönül dumanı
Beni benden aldı ayrılık anı
Öyle mi yazılır aşkın fermanı?
Gayri dayanacak gücüm kalmadı.
Kabuk bağlamıyor aşkın yarası
Bendimi bağladı sevda karası.
İnce bir sızı var yanar şurası,
Gayri dayanacak gücüm kalmadı.
Şahan kara sevda çekiyor amma;
Geçen yıllarını yaşadı sanma!
Gel de kör talihe kahredip yanma,
Gayri dayanacak gücüm kalmadı.
***
Tekrar merkezde işine başlayan Şahan, fırsat buldukça mesai
saatinin içinde ve dışında parka varır, saatlerce oturup bekler. Hiçbir ses
seda yoktur. Canı çıkarcasına ruhsal sıkıntıya girer. Göremeyince tabii ki
dönmek zorunda kalır.
Böyle ümitsiz bekleyiş içinde olduğu bir günün geç
vakitlerinde evin kapısı çalınır. Gelen işyerinden tanıdık bir arkadaşıdır.
“Şahan Bey senin bir hastan varmış, İbn-i Sina’da yatıyormuş. Kusura bakma,
benden ısrarcı oldular sana ulaşmam için. Seni bekliyorlar” diyerek ayrılır.
Üzerini giyinip İbn-i Sina’ya intikal eden Şahan’ın
gönlünden bin türlü olumsuz çok şeyler geçer. Bu hastanın Ayşe olmaması için
çok dua eder. Ama kaderin önüne kim geçebilir ki?
Meğer sayılı günler çabuk geçmiş. Ayşe hastanede ümitsiz bir
vaka olarak yatmaktadır. Ha öldü, ha ölecek. Çocukları ve akrabaları her gün
oraya taşınırlar. Ayşe’nin düşünme melekeleri iflas etmiştir. Bir türlü emaneti
veremiyor. Bakıcıları endişeli, ailesi endişeli... Beklediği biri var, ismini
de sürekli sayıklıyor. Bu ismi herkes biliyor. Bir taraftan kızılıyor ama diğer
taraftan bu sevda olgusunun Rabbani bir cilve olduğuna dair iç çeke çeke, ahh
ahh gibi yürek terennümleri o ortamda kendini gösteriyor. Bakıma ihtiyacı olan
insanların tam manasıyla sıkıntısını giderici hizmet anlayışının olması zor bir
durumdur. Üsteli yatalak olanlarınki daha zordur. Öyle bir an olur ki en
yakınları dahi, hastadan bir an evvel kurtulmak için “Yarabbi şu emanetini al
da bu sıkıntıda herkes kurtulsun” diye dua edenler çok görülür. Ayşe’nin de
yakınları bu hastalıktan kurtulmanın mümkün olmadığını bildikleri için aynı
duyguları taşır görünmektedirler. İnsan ölüm anında bir türlü canını vermek
istemezmiş, ta ki çok sevdiği biri veya birilerini yanında hissedene kadar.
Bazen de o şanslı kişinin adını sayıklarmış mütemadiyen. Onun için zorunlu
kabullere müsamaha gösterilir. Şahan’ın durumu da böyledir. Ayşe - Şahan
olgusuna şahit olan yetişkinler, en başta kayınpederi ve beyi gözyaşlarını
bastırarak “Şahan... Şahan...” terennümüne bu sebeple tahammül etmektedirler.
Ayşe’nin kayınpederi oğlunu ikna ederek Şahan’ı uzun bir
uğraştan sonra böylece buldurur.
Şahan, hastane kapısında Ayşe’nin kayınpederi olan sakallı
bir zatla karşılaşır. Her ikisindeki değişikliğe rağmen “Oğlum Şahan sen
misin?” sorusuyla Şahan’ın ayağı yere basar. İçinden eyvah Ayşe’ye bir şey
olmuş herhalde düşüncesi geçerken dilinde “Evet amca benim” cevabı üzerine “Falanca
odada oğlum, hep seni sayıklıyor, nasıl bir sevdaymış bu? Bunca zamana rağmen
çocuklarının bile değil de senin adını söylemesinden ötürü çağırdık” diyerek
bir an önce yanına varması için zorlar.
Şahan odaya seğirtir. Örtünün altındaki eli usulca tutunca,
Ayşe gözlerini açar. “Geldin mi Şahan, ben gidiciyim. Hakkını helal et” der ve
başı bir tarafa düşer.
Şahan’ı odanın kapısında bekleyen kayınpederi gelininin
nihayet bütün dertlerinin ve acılarının bittiği haberini “Başınız sağ olsun”
diyerek delicesine kendini odanın dışına atan Şahan’dan öğrenir.
Şahan’ın feriştahı şaşmıştır. Oraya buraya, ona buna çarpa
çarpa kendine bir çay ocağı bulur. Derdini yine dert ortağına döker;
Oy demek oyuyor içimi gülüm,
Almadan muradı yittin be gülüm.
Sağlığını bilmek olurdu neşem,
Kara haber geldi bittim be gülüm.
Sayıklarken beni İbn-i Sina’da,
Söylemişler, gelsin demiş babanda.
Can hıraş varınca düştüm odanda,
Bende senin ile gittim be gülüm.
Seni götürdüler Afşin Maraş’a,
Peşinden gelmeye girdim yarışa.
Vardım mezarına gönül alışa,
Yılların peşini güttüm be gülüm.
Sevdim toprağını öptüm kokladım,
Gece vakti el yordamı yokladım.
Zül olur saydım da sırrın sakladım,
Kendimi ateşe attım be gülüm.
İşte böyle gülüm sevda düzeni,
Ben oldum yıllarca gurbet gezeni.
Bir gün gelir elbet mezar kazanı,
Şahan’ı yanına yatır be gülüm.
***
Hikâyenin bu şekil sonlanmasına Hikmet de son derece
duygulanır. Zaten hikâye boyunca gözyaşlarıyla ıslanmış siluetine bakmaya bile
cesaret edemeden dinleme heyecanı gösteren Hikmet;
“Önce aşk yaratıldı, dünya ise aşk merkezli yaratıldı”
inancına söylem olarak yabancı değil ama tatbikatını yaşamış bir kahramanla
karşı karşıyadır. Aynı havayı teneffüs etmenin şahitliği bile bir nimettir telakkisi
onu da rahatlatmaktadır.
“Allah sabır versin be kardeşim”, der sanki yeni ölmüş gibi
Ayşe. Öyle bir etkilenme olmuştur ki vuslat yenidir. Dolayısıyla Şahan’ın
acısını hafifletmek için başsağlığı dilemektedir.
Ardından “Cenazeyi Afşin’e mi götürdüler, sen de gittin mi”
sualini sorar.
Gitmez mi Şahan. Sabaha kadar oralarda gezinir. Cenazenin
defin yerini ailesi Afşin olarak kararlaştırır. Ahlaki olmaz düşüncesiyle
Şahan, olup biteni uzaktan takip etmektedir. Cenaze arabasıyla beraber o da
özel arabasıyla Afşin’e kadar uzaktan takip ederek varır. Geç vakit olduğu için
bir sonraki gün öğle namazına müteakip Pir Ali Camii’nde cenaze namazı
kılındıktan sonra Afşin Mezarlığı’na defnedilir.
Mezarın başında el ayak çekildikten sonra Şahan varır. Ne
kadar dertleşir, ne kadar toprağını okşar, yüzün sürer kendisi dahi bilmez.
Sabah ezanları onu uyandırır. Güne güneşten erken doğduğu için, o haletiruhiye
içinde yine iksirli kelamını dert ortağı kâğıda şöyle döker;
Gözümde tütersin özledim geldim,
Kalk haydi topraktan bir kelam eyle.
Yol boyu derdimi yüzledim geldim,
Kalk haydi topraktan bir kelam eyle.
Dünyadan göçerken tuttum elini,
Son nefeste kırdın hasret belimi.
Bir tek sensin bende gönül gelini,
Kalk haydi topraktan bir kelam eyle.
Ankara’dan geldim kabir başına,
Derdimi dökerim mezar taşına.
Toprağı ıslatan gözüm yaşına,
Kalk haydi topraktan bir kelam eyle.
Hiç kalay tutmuyor gönlümün tası,
Boş yere bekliyor sevgi mayası.
Şahan seni sevdi güzeller hası,
Kalk haydi topraktan bir kelam eyle.
Ve güneşi, gül yüzlü sevdalısının başında karşılar. Ortalık
hareketlenmeden vedalaşarak eş dost kimseye görünmeden tekrar Ankara’nın yolunu
tutar.
Hikmet’in “Herhalde bütün şiirlerini ona yazmışsın; doğrusu
o da çok şanslıymış” sözüyle Şahan; ”Gulubu şuara hazinetullah” der Kainatın
Efendisi. Manası; Şairlerin gönülleri umman gibidir, söylemekle tükenmez. Yoksa
daha önce de değindiğim “Garganın kırk türküsü varmış, kırkı da peynir
üzereymiş” babında algılama lütfen... Neredeyse bir külliyat oluşturacak kadar
şiirlerim oldu. Birçok yarışmalarda birçok ödül aldım. Şiirlerimden en az on
dört on beş tanesi birincilik almıştır deme ihtiyacı duyar.
Hikmet’in “Cenaze ortamı nasıldı, yakinen bulundun mu
Şahan?” sorusuna, Ankara’ya dönüşte bir konaklama yerinde yazdığı şiiri okur
ağlayarak... Başka da bir yorum yapmaz. Şiir değil sanki bir ağıttır;
Gençlikte tutulduk kara sevdaya,
Ciğerinin bağı yandı gidiyor.
Bir ömür harcadı gönül davaya,
Sevdim kavuşurum sandı gidiyor.
Seksen yedi eylül yirmi yıl eder,
İbn-i Sina’dan derman mı güder.
Ölüm döşeğinde sevenim var der,
Dünyaya gözünü yumdu gidiyor
Dokuz eylül günü kıldık namazı,
Afşin ellerinde verdim avazı.
Neyleyim böyleymiş alında yazı,
Ayşe’m topraklara kondu gidiyor.
Sağlığını bilmek yeterdi bana,
Daha minnet etmem tendeki cana.
Şahan kardeş demez sebep insana,
İki hayat birden söndü gidiyor.
Ayşe’yle beraber Şahan da gitmiştir. Velâkin dünya işleri ve
sorumluluklar da kendini beklemektedir.
Bundan böyle dünyanın ne kadar lezzeti olacaksa yaşayıp görecektir.
İşine gücüne bir ruh adam görüntüsüyle devam eder. İstek ve
arzuların dünyaya ait olanlarına karşı yavaşlama, öbür tarafa karşı hızlanma
emaresi görünmektedir. Bir ömür kendisi için çok şey ifade eden Ayşe’nin adresi
ebediyen değişmiştir. Yazdığı şiirleri, ettiği kelamları her ne kadar dünyalık
olsa da bir türlü iletişim kurduğunun farkındalığı onu teselli eder.
Düne kadar adı Yarpuz, daha önceleri Efsus olan, Yedi
Uyurların mekânı, Sultan Alparslan’ın en büyük komutanı Afşin Bey tarafından
fethedilen Afşin... Kendisini fetheden komutana hürmeten Afşin ismini alan bu
belde, şimdi sevdalısını koynuna aldığı için Şahan’a bir başka güzel, kutsal
bir mekân olarak gelmektedir.
Onun içindir ki, o gün bugün her ay bir veya iki defa bazen
de aşırı duygu yoğunluğuyla teselli ihtiyacı duyduğu zaman akşam saatlerinde
arabasına biner, gece geç vakitte Ayşe’sinin mezarı başına intikal eder.
Gün doğuşuna kadar onunla bazen sesli, bezen sessiz hal
diliyle sohbet eder. Hakkında yazdığı şiirleri “Dinle Ayşe’m” diye mezarı
başında okur. Kimseciklere görünmeden gerisin geriye Ankara’ya döner.
***
Evinin altındaki yerde esnaflık yapan Hikmet bu duruma çoğu
zaman vakıf olur da bir türlü anlam veremez. Kendi kendine “Bu adam deli mi,
divane mi; sekiz on saatlik bir yola çıkıyor, bir gün sonra geliyor. Be adam
gittiğin yer senin memleketin, bir akrabanın evinde bir bardak çay içimlik süre
de mi kalamıyorsun?” dediği çok olmuştur.
Ama Şahan’ın şifrelerine vakıf oldukça taşları yerine kor.
“Haklıymışsın Şahan, böyle bir sevdanın davranış biçimini anlamam mümkün
değilmiş” gibi özür belirtici konuşmalar sarf eder.
İşte böyle bir seyahatte sabah ezanına ramak kala Afşin
Mezarlığı’na ulaşan Şahan irticalen şu şiiri gecenin sessizline şahit olan
canlı cansız varlıkların huzurunda gözyaşları içinde söyler;
Artık dayanacak gücüm kalmadı,
Kalk kara topraktan dertleşek biraz.
Senden sonra gönlüm huzur bulmadı,
Kalk kara topraktan dertleşek biraz.
Baban verdi seni, ben alamadım,
Seni istetecek dost bulamadım.
Ben kendi kendime kendim kınadım,
Kalk kara toprak dertleşek biraz.
Kaçırdım olmadı Fettah’ın Kızı,
Kaçarken vurulman içimde sızı!
Sana dediklerim olanın azı,
Kalk kara topraktan dertleşek biraz.
Otursam yanına dertleşsek bu yaz,
Yakında gelirim başladı maraz.
Şahan’ın aklında öptüğü kiraz.
Kalk kara topraktan dertleşek biraz.
***
Aradan uzun zaman geçer. Şahan posta kutusunda “Muhtarlığa
geliniz” babında bir davetle karşılaşır. Alelacele varır ve davet notunu
vererek, kendine iadeli olarak gelen kalın bir zarfı alır.
Mektup Ankara’dan gönderilmiştir. Merakla zarfı açar ve
sararmış solmuş kâğıt parçasının üzerindeki kendi el yazısıyla yazılmış yazıyı
tanır. En az otuz yıl olmuş, Ayşe’ye Artvin’den yazdığı mektupta “Gül çiçeğim,
çok özledim” şiiri çıkar. Yanına da isimsiz bir not düşülmüş. “Ayşe’nin
sandığının içinden çıkan bu mektup ve şiirin mirasçısına, diyerek gönderiyorum”
ibaresi vardır.
Şimdi siz Şahan’ın yerinde olsanız bu ilahi olgunun asaleti
karşısında ne yapardınız?
Şahan gerçekten tam bir ruh adam olur. Bastığı yerleri
tanımadan manevi sarhoşluğun getirdiği hallerle yakınlarına nasıl görünür orası
bilinmez. Kendine geldikten sonra Ağabeyi Murat’a -O da ölmüştür- öyle bir
sitayişte bulunur ki aşk olsun.
“Hele Şahan aç karnını doyursun, ne evlenmesi kardeşim”
diyerek Fettah’ın adam gibi teklifini geri çevirmesini tekrar hatırlar.
Hâlbuki sebeplere dayanmanın dışında “Ötelerin ötesine”
irade beyan eden olguyu düşünmez bile. Öyle ya; Rabbani cilve gereği böyle bir
sevdanın çilesinin çekilmesinde bir başka sebeplere nüfuz etmek çizginin öbür
tarafıyla fazla mesai yapmamaktan da kaynaklandığı, bu serüven boyunca
bilinmez. Taraflar kendi rolünü en iyi şekilde oynar.
Otuz yıl önce yazılan emanetin adresine gönderilmesi olacak
iş değildir. Bütün güzellikler manzumesini demek ki, Ayşe’nin ailesi de anlamış
olmalı ki, yırtıp atacakları yerde, muhatabına göndermeyi saygı mesafesinde ele
almışlardır. Şahan’ın takdir etmemesi mümkün müdür?
Böyle bir atmosferde ne zaman arabasına bindiğini ve nasıl
onca yolu aldığını hayal meyal hatırlayan Şahan kendisini yine Afşin’de bulur.
Olacak bu ya, onlarca ziyaret ettiği Ayşe’sine her daim
güneşin doğduğu güzergâhtan vardığı halde, bu defa tam tersine düşen yoldan
mezarına varırken Ağabeyi Murat’ın yattığı yeri tanır. Daha önceleri defin
sırası hariç hiç uğramayı arzulamadığı bir buluşma bu. Tevafuk da diyebiliriz.
Demek ki bir çift sözü varmış ve şu an orada söylenmeliymiş ki içi rahat olsun.
Şahan’ın esas muradı Ayşe’siyle sohbet etmek, özlem gidermek
için onca yolun çekilmesine katlanması ayrı bir zevk iken karşısına çıkana bak.
Nasipte bu da varmış diyerek oturur ağabeyinin başına. Tan yeri de ağardığı
için kalemi, gözyaşını akıtır yanındaki kâğıda;
Bugün kabristanda dertleştik biraz,
Fettah’ın kızından selam var gardaş.
Bizi o ayırdı diyor ya Kiraz.
Sana yolladığı kelam var gardaş.
Sen neden ayırdın diye soruyor,
Öpmüştü elini gönlü eriyor.
Bir ömür ağladım deyip duruyor,
Ben hala çekerim çilem var gardaş.
Çocukken yanımda olmadı babam,
Gurbetten dönünce öldü bu adam.
Saçım okşamadı bir kere ağam,
Atıldım kenara çalam var gardaş.
Bunları duyunca Fettah’ın kızı,
Doğruldu mezardan toprakta azı.
Hesap günü diye verdi avazı,
Şahan’da geliyor âlem var gardaş.
Şiiri biter bitmesine ama güneş de doğmuştur. O yaralı
kalple ilk defa Murat’ın yanı başında bitiren feleğe kızma fırsatı bulur.
Çünkü Ayşe’nin mezarını hep gece yarısından sonra ziyaret
ederek halleşmeyi prensip haline getirdiğinden dolayı, onun zamanını çalarak
apaçık ortaya çıkmasından rahatsız olur.
Etrafta insanların görünmesini, mahremine girilmiş bir duygu
mesabesinde algıladığı için, sırrın
ifşasından rahatsız olur. Belki yirmi, belki de otuz metre ilerdeki Ayşe’ye
varmayı sakıncalı bulur. Bu duyguyla ona varmadan mezardan çıktığı bir olur.
Akşam karanlığında uğramak düşüncesiyle arabasına atlar.
Köyüne doğru yol alır.
Zaten ilçeye çok yakın olan köyünün içinden sanki bir yabancıymış gibi
transit geçer. Su içmek, bir şeyler yemek ihtiyacı olduğu halde kimseye
görünmeme kaygısıyla biraz ilerdeki bölgenin en güzel kasabası olan Tanır’a
varır.
Burada tanınmamasının verdiği rahatlıkla ihtiyaçlarını
giderdikten sonra Tanır’ın dillere destan güzelliklerini bir daha görmek ister.
Maksadı akşama kadar zaman geçirmektir. Gecenin sessizliğinde tekrar Ayşe’ye
uğradıktan sonra Ankara’ya gitmek için yola avdet etmek.
Tanır Kasabası bölgede bir numara mesire yeri olarak bilinir.
Her nereye adım atsan karşınıza billur gibi su kaynakları çıkar. Bir karpuzu
yarım saatte çatlatacak kadar soğuk sularıyla meşhurdur. Ceyhan nehrinin en
büyük iki kolundan biri olan Hurman Çayı kasabayı ikiye bölerek nazlı nazlı
akar. Köyün bütün gençleri bu çayda yüzmeyi öğrenir. Çok nefis alabalık
kaynağıdır. Yiyenlere şifa verir. Çayın kenarında, çaydan üç dört metre
yüksekliğinde sekiz harfine benzer “Sahren” olarak bilinen bir kaynak su vardır
ki görenleri şaşırtır. Romalılar döneminde yapılmış bir duvarla bu su dağın
eteğine hapsedilmiş olup, birkaç yerinden şarıl şarıl çaya tahliye olur. Çok
sıcak havalarda bu suya bir defacık girip çıkmak insan vücudunu beton gibi
yapar, dişler birbirine girer. Böyle bir yer belki hayal edilir.
Yine kasabanın içinde büyük bir parkın büyük bir kısmı
havuzdur. Bu havuzun kaynağı yine çok yüksekten çağlayanlar halinde dibe inen
“Ayran Dede” adı verilen bir kaynak sudur
İsmi üzerinde Tanır Kasabası dendiği vakit “Ayran Dede”
denilen dağın eteğinden çıkan bu su akla gelir.
Bu kasaba şairleriyle meşhurdur. İlk belediye başkanı
“Hayati Vasfi Taşyürek”tir. Bu isim adeta Tanır Kasabasının, Ayran Dede’den
sonra ikinci markası kabul edilir. “Dile Gelen Anadolu” ve “Ülkü Tomurcuğu”
adında şiirlerinin toplandığı kitapları vardır. Meşhur “Lügatcemiz” şiiriyle
daha çok anılır olmuştur. Bu kasabada medfundur.
Değeri Karacaoğlan’la ölçülür diye hakkında kıymet biçilen
“Derdiçok”, o da bu kasabada medfundur. Kendisi yirminci yüzyılın kendi
tarzının en büyük temsilcisidir. H. Vasfi Taşyürek’le yan yana ebedi
istirahatgâhındadır.
“Yol Ver Dağlar” ve “Kız Sen İstanbul’un Neresindesin”
türkülerinin söz yazarı “Hacı Yener” de bu kasabanın yetiştirdiği
kıymetlerdendir. Birden çok kitaplarıyla edebiyatımızda haklı yerini almıştır.
Ne yazık ki, doğduğu ve büyüdüğü köyünde bir avuççuk toprak kendisine nasip
olmamıştır. Mezarı son günlerini geçirdiği İstanbul’dadır.
Meşhur “Telli Senem” şiiriyle yöresinde var olan “Yazıcıoğlu
Osman” bu kasabanın suyunu içip havasını teneffüs eden ve burada medfun olan
şairlerimizdendir. Telli Senem ile Yazıcıoğlu’nun aşkı zaten dillere destandır.
“Yiğit muhtaç olmuş kuru soğana, bilmem söylesem mi
söylemesem mi” türküsünün sahibi “Mahsuni Şerif” de bu kasabanın şairlerinden
sayılır. Ayran Dede Çağlayanının altında, elinde sazıyla dilinden dökülen
türkülerini kasaba eşrafı az dinlememişlerdir.
İstanbul’da kalp krizi sebebiyle hastaneye kaldırıldığında
ziyaretine varan “Mihriban” türküsüyle zirveyi yakalayan şair Abdurrahim
Karakoç’a hemşerisi olması nedeniyle şöyle bir samimi ikrarda bulunur;
“Üstadım; sağlığımı tekrar kazanırsam, seninle beraber şu
Afşin-Elbistan’ın köylerine varana kadar gezelim de yıllardır sanki birbirimize
karşıymış gibi gösterilen fitne fesat oluşumlarına yerinde cevap vermiş olalım.
Şayet hak vaki olursa vasiyetim olsun; mezarımı Elbistan’ı tam karşıdan gören
hâkim yükseklikteki ‘Şardağı’nın eteğine defnedin beni” der. Bu konuşmanın
şahidi olan Şahan, o yörenin nice şair ve ozanlarına ilham kaynağı olan Ayran
Dede Çağlayanının dibinde kendini bitiren zamanın, halen Rabbani bir cilve
gereği olduğuna inanır.
Şahan’ın bu kasabaya gelmesi, akşama kadar vakit geçirmek
için burayı tercih etmesi için bütün bunlar geçerli sebeptir. Ayran Dede’nin
aşağıya doğru özgürleştirdiği çağlayanın yanındaki masaya oturur. Çayını içip
sigarasını da fitilledikten sonra Fettah’ın kızına “Bu son şiirim sana
Fettah’ın kızı” dediği şiirini yazmaya başlar.
Sırrı nedir bilinmez ama Ayşe’ye hitaben yazacağı şiire “Bu
son şiirim” demesi pek hayra alamet olarak görülmez. Belki de gözüne öteler
görünmüştür de bir daha yazamayabilirim korkusu oluşmuştur. Kim bilir...
Kusuruma bakma affet sen beni,
Bu son şiirim sana Fettah’ın kızı.
Allah’ından bulsun ayıran bizi,
Gücenme sen bana Fettah’ın kızı.
İçten gizli gizli yandın ağladın,
Erine sadıktın huzur sağladın.
Kırk seneyi aşkın ciğer dağladın,
Diller rahmet ana Fettah’ın kızı.
Geldim başına da aktı gözyaşım,
Altmışı geçiyor baksana yaşım,
Sokmadım gönlüme yok arkadaşım,
Biz öldük de şuna Fettah’ın kızı.
Özlüyorum deme ben de gelirim,
Nihayet insanım elbet ölürüm.
Sen cennete gir ki seni bulurum,
Beraberiz yine Fettah’ın kızı.
Kimse demedi mi öksüz sevilmez,
Öksüzlere kadir kıymet verilmez.
Ferhat bilinir de Şahan bilinmez,
Gönlüm senden yana Fettah’ın kızı.
Yazdığı şiiri kontrol etmek amacıyla yüksek sesle okur. Sesi
Ayran Dede Çağlayanının çıkardığı hışırtı içinde kaybolup gider...
***
Hikmet’in meraklı bakışları altında hikâyenin sarsıntısından
kurtulan Şahan, konuşmasına şöyle devam eder;
“Oh be, işte benim hikâyem Hikmet Kardeş. Çok merak
ediyordun. ‘Seni bu kadar içli, bu kadar esrarengiz’ yapan olayı anlat diye
sıkıştırıp duruyordun. İşte sırrımı öğrendin. Bundan böyle beni nasıl
değerlendirirsen, bana hangi düşünceyle bakarsan bak. İki gündür sabırla beni
dinledin. Göstermiş olduğun ferasetten ziyade benimde rahatlamama sebep olduğun
için Allah senden razı olsun. Yıllar vardır ki şuur altına gizlediğim bu
gerçeğimin gün yüzüne çıkmasına vesile oldun. İlk defa seninle paylaştığım bu
halimi beni kınarlar veya suç işlemişim gibi algılarlar diye bir sır gibi
saklayıp durdum. Görüyorum ki, senin siluetinde çok olumlu belirtiler oluştu.
Demek ki beni anlayışla karşılamış durumdasın. İşte benim hikâyem...”
Hikmet sanki ruh adam olmuş, diliyle değil de gönlüyle,
gönül gözüyle Bağlum’un tepesinde bir adım ileride ayakları altına serilmiş
halı görünümündeki Başkent’i uzun müddet seyre dalar. Ta ki Şahan kendisini
uyarana kadar...
Yıl 1914. Doğu vilayetlerimize Rusların girmesi üzerine
ayrılıkçı Ermeni kökenli Osmanlı vatandaşları, bu fırsattan faydalanmak için
örgütlenerek önce otonom bilahare de devlet kurmayı hedeflerler.
Bir gün öncesi ortalık toz duman. Düdük çalındı her şey aynı ama ortalık süt
liman. Bir gecede ne olmuşsa olmuş
insanlık adına hemen iç barış sağlanmış. Bazı aktörler hariç, nokta baskınlar
ve yakalananlar toplama kamplarına... Haklı haksız demeden yaşın yanında
kurunun da sorgusuz sualsiz üç beş ay özgürlüğünün kısıtlanması işten bile
değil.
Sürgün yeri olmuştur Elbistan ve Afşin yöresi Osmanlı’da;
tıpkı Hicaz gibi, Kıbrıs gibi, Fizan gibi...Bir bey düşünün “Tiz sürüle
Elbistan’a...” denilince, ne zaman ve nasıl tekrar dönüleceği hesaba
katılmadan, pılı pırtı toplanarak yeni yerine avdet etmeye... Ne mümkün...